Mittwoch, 4. Juli 2012

Mahir Cayan: Revizyonizmin Keskin Kokusu

Bilindiği gibi Türkiye, yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkedir. Böyle bir ülkede devrimci mücadele, bağımsızlık ve demokrasi için yapılan mücadeledir. Yani emperyalizmin ve uzantı ve müttefiklerinin temizlendiği, milli bir demokrasiye sahip, tam bağımsız Türkiye'yi kurma mücadelesidir, bugünkü devrimci mücadele. Milli demokrasiye sahip, bağımsız Türkiye'yi kurma mücadelesi yalnızca proleter devrimcilerin değil, bütün Türkiyeli yurtseverlerin ortak bir mücadelesidir. Bu nedenlerden dolayı bu yazı, proletarya devletinin kurulması sürecine ilişkin sorunları içerdiğinden dolayı, Türkiye için sunulan bir öneri değildir. Sosyal bilimlerden birazcık haberi olan bir kişi bunu açıkça görür. Bu yazı proletarya devletinin kurulmasına yönelik Marksist devrim teorisinde, dolayısıyla Marksist bilimde yapılan tahrifatı ortaya koymak için yazılmıştır. Ayrıca şu gerçeği de özellikle belirtmek gerekir; "Herhangi bir düşünce sistemine kişi katılır veya katılmaz, bu seçiş tamamen ona ait ve onun özgürce yapacağı bir zihni işlemdir. Ancak ister kabul edelim ister etmeyelim 'bilimsel namusluluk' içinde kalmak istiyorsak, düşünce sistemlerinin kanun ve tezlerini tahrif etmeden ortaya koymamız gerekir. 'Bilimsel namusluluk' için bu da yetmez, hangi dünya görüşü olursa olsun, o düşüncenin ustalarının eserlerine yapılan tahriflere müdahale ederek subjektif olarak kabul etmesek bile, meseleyi objektif olarak ortaya koymamız ve yapılan tahrifatı düzeltmemiz gerekir. Eğer Kenan Somer, Marksizmin değil de, başka herhangi bir düşünce sisteminin ana bir eserinde tahrifat yapmış olsaydı, biz ona da müdahalede bulunur ve bay Somer'in yapmış olduğu 'eserin ruhuna aykırı' yorumu objektif olarak ortaya koyardık. (Bilimsel namusluluk bunu öngördüğü için) - I - Bilimsel sosyalizmin ustaları devrimci savaşı, iktisadi, siyasi, ideolojik mücadele diye tanımlarlar. Sahip olduğu devlet aygıtı, ideolojisi, kültürü, sanatı... vb. bilimsel sosyalizmin karşısında bozguna uğramış olan karanlık güçler, zorla, savaşla gelişmesini, güç kazanmasını önleyemedikleri proleter sosyalizminin gelişmesini bir süre de olsa engellemek için, proleter sosyalist saflara sızarak proleter sosyalist teoride tahrifler, sabotajlar yapmaya, devrimci saflarda kargaşalık yaratmaya çalışırlar. "Tarihin diyalektiği öyledir ki Marksizmin nazari zaferi, onun maruzlarını Marksizm kılığına girmeye mecbur eder." [1*] Bilimsel sosyalist teoride tahrifler yapma ve kafaları bulandırma eylemi mutlaka bilinçle ve art niyetle yapılmaz. İnsanlığın mutluluğu, özgürlüğü, vb. gibi yüce amaçlarla yola çıkan kişi, iki bin yılın idealist tortularından salt anlamıyla arınamamasının ve de devrimci teoriyi kavrayamamasının sonucu -proleter sosyalist teorinin lafızlarına kölece bağlanılması, sınıf iç güdüsünde devrim yapamamış sözde sosyalist, pratiğe katılmayan bir bireyci vb.- bilimsel sosyalist teoride tahrifler yaparak, gerici sınıfların hesabına pekala çalışabilir. Bu kişiye literatürde "objektif olarak ajan" denilir. Bilimsel sosyalizmin ustaları tehlikeyi başlangıçtan itibaren görmüşler ve bilimsellik kisvesi altındaki bu gerici güçlerin devrimci saflardaki uzantılarıyla, yaşantıları boyunca mücadele etmişlerdir. Bilimsel sosyalizmin gelişimi bir yerde bu sapmalara karşı verilen uzun mücadeleyle hızlanmış ve güç kazanmıştır. Açıkça karşı saflarda yer alanlardan çok daha tehlikelidirler, sosyalist saflardaki gericiler. Kısaca özetlersek, anti-sosyalist güçlerin, kılık değiştirip devrimci saflara sızarak, bilimsel sosyalist teoride sabotajlar yapmasına literatürde "oportünizm" denir. Oportünizm bukalemun gibidir. Amacı için girmeyeceği kılık, yapmayacağı şey yoktur. "Oportünizm, çeşitli kılıklara bürünerek sosyalist hareket içinde ortaya çıkar. Oportünizmin kılığını, o ülkenin ekonomik ve sosyal bünyesi, gelişme derecesi -gelişme derecesi ile kopmaz bağları olan- proletaryanın politik bilinç ve örgütlenme düzeyi, dolayısıyla ülkenin içinde bulunduğu devrim aşamasının niteliği belirler. Kısaca denirse, dünyadaki ve ülkedeki hakim ve tali çelişkilere göre oportünizm biçimlenir, kılık kıyafetini ayarlar. Hangi devrim süreci içinde olursa olsun, hangi kılığa bürünmüş olursa olsun oportünizmin değişmez özelliği ideolojik mücadeleden kaçmaktır. Oportünizmin panzehiri ideolojik mücadeledir. Oportünizm devrimci teorinin karşısına hiç bir zaman açıkça çıkamaz."[2*] Oportünizmin açıkça çıkamamasından anlatılmak istenen şudur; açıkça teorik tartışmalardan kaçınmak, devrimci teoriyi küçümseyerek yalnız pratiğe önem vermek, koşulları ve olanakları uygun ise bilimsel sosyalizmin öğrenilmesine karşı çıkmak ve parti içinde sosyalist eğitimi önemsememek, ülkenin koşullarının uygun olmadığını söyleyerek bilimsel sosyalist teoriye ters düşen kavramlar kullanmak ve aykırı şeyler söylemek ve kanımızca en önemlisi de, bilimsel sosyalizmin ustalarının arkasına gizlenerek, bilimsel sosyalizmin ana metinlerinde tahrifat yaparak, kendi oportünist tezlerini bilimsel sosyalizmin tezleri diye savunmaktır. En son söylediğimiz oportünizm, yani bilimsel sosyalizm ustalarının eserlerini tahrif ederek, bilimsel sosyalizm ustalarının, yaşadıkları dönemin bazı ülkelerinin ayrık ve özel koşullarının oluşturduğu sosyal pratikten hareketle, o ülkeler için geçerli olan istisnai tezlerini, evrensel geçerliliğe sahip tezler diye ileri sürerek veyahut bunun tam tersi bir davranışla uzlaşmaz çıkar çelişkileri devam ettiği sürece, evrensel geçerliliğe sahip ana tezlerin geçmiş dönemin tezleri olduğunu ve içinde yaşanılan dönem için geçerli olmadığını söyleyerek kafalarda karışıklık yaratıp kendi tezlerini sinsice sergileyen oportünizm en ince, en dikkat edilmesi gereken ve de en tehlikeli olan oportünizm türüdür. Özellikle, bilimsel sosyalizmin ana eserlerinin kısa bir zaman dilimini kapsayan bir süreç içinde çevrilmesinden dolayı sosyalist bilinç düzeyinin pek yüksek olmadığı, sosyalizm adına oportünizmi tezgahlayarak, sosyalist hareketi, yığınların gözünde geçici de olsa bir çıkmaza sokmayı ve karamsarlık yaratmayı başarabilmiş olan oportünist bir kliğin yönetimindeki sosyalist (!) bir partiye sahip, sınırlı bir parlamentarizmin yürürlükte olduğu yarı-sömürge bir ülkede çok daha fazla önem kazanır, bu tip oportünizm. Bu nedenle Emek dergisinde Marksizmin ana eserlerini tanıttığını söyleyen Kenan Somer'in kitap tanıtmaları üzerinde titizlikle ve dikkatle durmak gerekir. Somer, Marksizmin ana eserlerini değil de, kendi oportünist düşüncelerini Lenin ve Mao'nun eserleriyle kanıtlamaya (!) çalışmaktadır. Bunu ilginç bir ikilem içinde yapmaktadır; Marksist diyalektik metodu tahrif ederek, bir yandan Marksist metodun dinamiği olan "somut durumların, somut tahlili" ilkesini amacından saptırarak, somut durumun somut tahlilinden bilimsel soyutlamaya geçişi, yani diyalektiğin ana ilkelerinden biri olan "özelden genele, genelden özele iki bilme yolu arasındaki iç bağı" ihmal ederek, diğer yandan "somut durumların, somut tahlili" ilkesini bir tarafa iterek Marx'ın tekel öncesi kapitalizmde ayrık ve çok özel koşullar için ileri sürdüğü, fakat tekelci kapitalist dönemde Leninizmin geçersiz kabul ettiği önerilerini, bugün geçerliymişcesine ileri sürerek tekelci kapitalist dönemin Marksizmi olan Marksizm-Leninizmi yadsıma gayretleri içinde görülmektedir, bay Somer. Somer, özellikle, Marksizm-Leninizmin, ihtilâlle burjuva diktatoryasının parçalanıp, proletarya diktatörlüğüne dönüştürülmesine ilişkin devrim teorisinin emperyalist çağdaki evrensel geçerliliğini oportünizmle küllemeye çalışmaktadır. Biz bu yazımızda, yalnızca Leninizmin ana eserlerinden olan Devlet ve İhtilâl'in tanıtılması sırasında Leninist devrim teorisinin nasıl tahrif edilmeye çalışıldığını göstermeye çalışacağız. - II - "Sosyalist devrimin barışçı yoldan gerçekleşmesi meselesinde sapı samana karıştırarak, keskin bir revizyonizm kokusu duyanlar vardır." (Emek, Sayı: 5, sf. 6) Gerçekten de bilimsel sosyalizmin kurulmasından bugüne kadar sosyalizme barışçı yoldan geçiş sorununda daima burunları hassas olmuştur, Marksistlerin. Ve dikkatler daima bir sapmanın olup, olmadığına yönelmiştir. Emperyalist dönemde ise Marksistlerin burnuna keskin bir revizyonizm kokusu gelmiştir, bu sözden. Tekelci kapitalist dönemde bu sözün neden keskin bir revizyonist kokuyu yaydığının detaylarına geçmeden önce, bu sözün ilk planda neyi hatırlattığını belirtelim. Bu sözler bize eski bir türkünün sözlerini, Bernstein, Plekhanov, Kautsky, Turati, Jaureslerin, kısaca 2. Enternasyonalin söylediği o meşhur türkünün sözlerini anımsatmaktadır. Adı "oportünizm", sağcı-sosyalizmdir, bu türkünün. Her ne kadar bay Somer bunu açıkça, yüreklilikle söylemiyorsa da, tanıttığını iddia ettiği yapıtların arasında sinsi sinsi mırıldandığı, ağzında eveleyip, gevelediği türkü aynı türküdür. Hem de bunu ustalarının izinde yürüyerek, Bernsteinvari güftenin Marks'a ait olduğunu iddia ederek yapmaktadır. - III - "Barışçıl yollardan" sosyalizme geçmek ne demektir? Kısaca açıklayalım. Barışçıl yollardan sosyalizme geçmek, burjuva parlamentosu aracılığıyla sosyalizme geçmeyi mümkün görmektir. Ve barışçıl yollardan sosyalizme geçmek proletarya diktatoryasını ön görmez. Sınıflar arası parlamentarist yarışı ve bu yolla nihai olarak sosyalizme geçilebileceğini öngörür. Çağımızda barışçıl yollardan sosyalizme geçilebileceğini kabul eden bütün parlamentocu sosyalist partiler, iktidara geldiklerinde proletarya diktatoryasını kurmayacaklarını açıkça ilan etmişlerdir. [3*] - IV - "Böyleleri için -tekelci kapitalist dönemde barışçıl bir yoldan sosyalizme geçme sorununda keskin bir revizyonizm kokusu duyanlar için- bu meselenin geçmişinden kısaca söz etmek belki yararlı olur. Aslında bu mesele de Marx'ın adıyla başlar. Gerçekten Marx, I. Enternasyonalin 1872 Lahey Kongresinden sonra, Amterdam'da düzenlenen bir mitingte konuşmuş ve bazı şartlarda emekçilerin amaçlarına barışçı araçla da varabileceklerini söylemiştir. Marx aynı düşünceyi daha önce de ifade etmiş, örneğin "The World" adlı bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte (3 Temmuz 1871) amaca barışçı ajitasyonla daha çabuk ve daha emin ulaşmanın mümkün olduğu yerde silahlı ayaklanmanın büyük bir budalalık olacağını söylenmiştir. Gene Marx, ünlü Amsterdam konuşmasından daha sonra, 1878'de Almanya'da yürürlüğe konan anti-sosyalist kanun dolayısıyla, iktidarı elde tutanlar tarafından şiddete başvurulmadıkça, tarihi gelişmenin barışçı kalabileceğini, ama eski düzenden çıkarı olanlar şiddete başvururlarsa, barışçı hareketin şiddete dönüşebileceğini söylüyordu" demekte Kenan Somer. (Emek, Sayı: 5, sayfa: 16) [4*] Kenan Somer'in yaptığı ile, 2. Enternasyonalin oportünist liderlerinin yaptıkları arasında, insanı şaşırtacak derecede ilginç bir ayniyet vardır. Yarım asırı aşan bir zaman dilimi önce, Marksizmin sofrasına 2. Enternasyonalin oportünist liderlerinin sürdükleri bu yemeğin zamanını geçirdiği için, "içi geçmiş" olduğunu, dolayısıyla yenilemeyeceğini ve bu nedenle bu bayatlamış yemeğe Marksizmin sofrasında yer olmadığını Lenin o denli açık bir biçimde belirtmiştir ki, aynı bayatlamış yemeği (hem de "Devlet ve İhtilâl" yapıtını tanıtırken) tekrar sofraya getirmek cesaretini gösteren Bay Somer'e ve bu korkunç cesaretine hayran olmamak ve de şaşmamak elde değil. [5*] Bize burada düşen iş, oportünizmin bu önerilerini çürüten Marksizmin ustalarının bu soruna ilişkin sözlerini açarak sergilemektir. Önsel olarak, şunu açıkça söylemek gerekir, Marksizme ilişkin bir yazıda -hem de "Devlet ve İhtilâl"in tanıtılmasında- Marx'ın tamamen özel, istisnai koşullar ve durumlar için, bir ihtimal olarak öngördüğü -ki Leninizm ile geçerliliğini o ülkelerde de yitiren- ve hiç bir ana yapıtında uzunca bahsedilmeyen "sosyalizme barışçıl yollardan geçilmesinden" uzunca bahsedip de, Marx ve Engels'in genel kural olarak "zora" dayanan devrimi öngördüğünden bir tek kelimeyle bile bahsetmemek, Marx ve Engels'i tahrif etmekten başka bir şey değildir. Marx, "barışçıl yollardan sosyalizme geçişi bazı şartlarda ve amaca barışçı ajitasyonlarla daha çabuk ve daha emin ulaşılmasının mümkün olduğu yerlerde" diyerek açıkça bu yöntemin istisnai olduğunu belirtmiştir. Marx, "barışçıl yollardan sosyalizme geçiş"i Kara Avrupa'sından tamamen farklı ve de çok değişik özelliklere sahip İngiltere ve Amerika için, bir ihtimal olarak öngörmüştür. Bir kere, bu tarihlerde her iki ülkede de kapitalizm, diğer Kara Avrupası ülkelerinde olduğu gibi "serbest rekabetçi" dönemi içindeydi. İkinci olarak, özellikle İngiltere, ülkenin geleneksel siyasi özgürlüğünün bir sonucu olarak, Kara Avrupasına nazaran kültür düzeyi yüksek ve nüfusun içinde yoğun bir ağırlığı olan, sendikalarda iyi örgütlenmiş bir proletarya sınıfıyla, uzlaşma geleneğine sahip -kolayca satın alınabilecek- bir kapitalist sınıfa sahiptir. Bu niteliklerinin yanında güçsüz, az gelişmiş bir bürokrasi ve militarizme sahip olması nedeniyle İngiltere'ye ayrıcalık Marx tarafından tanınıyordu. (Amerika'nınki de İngiltere'ye benzer). Nicelik ve nitelik olarak oldukça güçlü bir proleter sınıfa ve güçsüz bir bürokrasi ve militarizme sahip İngiltere'de devrime ihtilâlle değil, barışçıl yollardan geçilebilinirdi, Marx'a göre. "O sırada, işçilerin İngiliz kapitalistlerine barışçı yoldan boyun eğdirmelerinin mümkün olduğu fikrini yaratan şartlar bunlardı" [6*] diyen, Lenin, tekelci kapitalist dönemde, tekel öncesi kapitalist dönem için doğru olan bu görüşün, değerini yitirdiğini söyleyerek, bu dönemde koşulların değiştiğini ve bu ülkelerde militarizmin ve bürokrasinin Kara Avrupası'nın ülkelerinden artık farklı olmadığını, bu nedenle diğer ülkelerde olduğu gibi Amerika ve İngiltere'de de sosyalist devrimin temel şartının ancak "şiddet" kullanarak, "devlet makinasının" kırılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulması yoluyla sosyalizme geçilebileceğini ileri sürüyordu. (Devlet ve İhtilâl, 51, 52 ve 53, 84'de detaylı bir biçimde açıklamaktadır Lenin). "Marx'ın İngiltere ile Amerika için tanıdığı sınırlama, daha doğrusu istisna, bu ülkelerde gelişmiş bir militarizm ile gelişmiş bir bürokrasi olmadığı sürece yerindeydi. Lenin'in görüşüne göre, bu sınırlama, İngiltere ile Amerika'daki militarizm ile bürokrasi, Avrupa Kıtasındaki öbür ülkelerde olduğundan daha çok değilse bile daha az olmayan bir gelişmeye ulaşınca, tekelci kapitalizm şartlarında ortadan kalkıyor. Bu yüzden büyük proletarya devrimi, istisnasız bütün emperyalist devletlerde, sosyalizme yönelmiş gelişme için kesinkes bir önşarttır." [7*] (Stalin, Sağ Sol Sapmalar Üzerine, "Partimizdeki sosyal demokratik sapmalar üzerine" için sonsöz, 3 Kasım 1926, sf.76) Gelelim 1878 Almanya'sında yürürlüğe konulan "anti-sosyalist kanun" dolayısıyla Marx'ın söylediklerine. Bir kere Marksistler herhangi bir dönemde herhangi bir durum için önerilen taktikleri, yöntemleri, o dönemin tarihi ve o ülkenin koşulları içinde yorumlarlar. Marx, bu sözleri o dönemde Alman militarizminin çok güçlü olması ve "Gousehalk"lerin eski etkinliklerini önemli ölçüde yitirmelerine karşın, hala proletarya üzerinde nüfuz sahibi olmalarını ve bu anarşist grupların, subjektif şartlar uygun değilken zamansız bir çıkış yaparak bir bozguna sebep olabileceklerini düşünerek söylemiştir. Bütün sosyalist örgütlerin, işçi yığın örgütlerinin, sosyalist basının yasaklanmasını öngören bu kanun, 1890'da yığın işçi hareketleri sonucunda, yani pasif olarak değil, aktif bir karşı koyma ile kalkmıştır. İkinci olarak, Marx'ın "şiddete başvurulmadıkça şiddete başvurulmaması" sözü, Marksizmin genel kuralıdır. Marksizm içinde saldırganlığı ve şiddeti taşımaz. Ancak zora zorla karşı karşılık verir. Ve Marksistler yasallığı burjuvazi bozmadan bozmazlar. Marks'ın bu denli açık ve saptırılmayacak sözü bile saptırılmıştır. "Şiddete başvurulmadıkça, tarihi gelişimin barışçıl kalabileceğine" ilişkin sözlerine, o dönemde de bugün bay Somer'in yaptığı gibi dört elle sarılmıştır, oportünistler. Oportünistlerin Marx'ın bu sözünü saptırmalarını şiddetle eleştirmiştir, Engels. Ve Engels'in 19 Haziran 1871'deki oportünizme dönük eleştirilerini kapsayan "Erfurt Program Taslağının Eleştirisi"nin Kautsky tarafından nasıl hasıraltı edildiği ve Neue-Zeitung'ta ancak on yıl sonra yayınlandığı sosyalistler tarafından bilinen bir gerçektir. "Erfurt Program Taslağının Eleştirisi"nde Engels, Marx'ın Alman militarizminin güçlülüğünden dolayı barışçıl bir yöntem önermesine -ki asla pasifizmi önermemişti Marx- ilişkin sözlerine, dört elle sarılarak kendi burjuva reformizmlerine alet etmeye çalışan Alman oportünistlerini en sert biçimde yererek, "..Ama ne olursa olsun, olaylar ileriye doğru zorlanmalıdır. Bunun ne kadar gerekli olduğunu, bugün sosyal demokrat basının büyük bir kısmında yayılmaya (einreissende) başlayan oportünizm apaçık gösterir. Partinin, sosyalistlere karşı kanunun yenilenmesi korkusu içinde, ya da kanun yürürlükteyken mevsimsiz olarak yayılmış bazı fikirleri hatırlayarak, şimdi bütün taleplerini barışçıl yoldan gerçekleştirmek için Almanya'da mevcut kanuni düzeni yeterli olarak kabul etmesi isteniyor..." suçlar (Lenin, Devlet ve ihtilâl, s.90). Ve bundan sonra Lenin devam eder. "Alman sosyal demokratların olağanüstü kanunun yenilenmesi korkusuyla hareket etmeleri Engels'in birinci plana koyduğu ve tereddüt etmeksizin oportünizm olarak suçladığı esaslı bir olgudur." (Lenin, Devlet ve ihtilâl, sf. 91). Görüldüğü gibi mesele son derece açık; Marx'ın çok istisnai tarihi şartlar için ve çok özel niteliklere sahip tekel öncesi Amerika ve İngiltere'si için bir ihtimal olarak "barışçıl yollardan sosyalizme geçişe ilişkin" söylediği sözler Leninizm tarafından tekel öncesi doğru, fakat tekelci kapitalist dönem için doğru ve geçerli kabul edilmemektedir. Ve Marksist-Leninist teoriye karşı, oportünistler dört elle bu sözlere sarılarak demagojilerine Marx'ın bu sözlerini kılıf yapmaya çalışmışlardır. Aslında bu mesele Marx adıyla başlıyor diyen Bay Somer'i, baza düşmüş turnusol misali, sosyalizmin hocalarının bu konudaki düşüncelerinin içine batırıp çıkardıktan sonra, konuya Stalin'in sözleriyle noktayı koyalım: "Marx'ın şartlı sınırlamasına dört elle sarılan ve bu sınırlamayı proletarya diktatörlüğüne karşı ileri süren BÜTÜN ÜLKELERİN OPORTÜNİSTLERİ, bu yüzden Marksizmi değil, kendi oportünist meselelerini savunuyorlar." [8*] Marksist doktrinin ana çatısı olan "sınıf mücadelesi" Marx'tan önce bilinen ve burjuva tarihçi ve ekonomistlerinin kabul edip irdeledikleri bir düşündür. Marx'ın yaptığı, bu sınıf mücadelesinin zorunlu olarak, o zamana kadar görülmemiş derecede sert bir ihtilâlle burjuva devlet cihazını parçalayarak, sosyalizme proletarya diktatoryasının aracılığıyla varacağını açık seçik koymasıdır. Gerek Marx, gerek Engels, Lenin'in açıkladığı gibi kendilerini devrimi gerçekleştirme metotlarıyla, yani biçim meseleleriyle -birçok yeni durumların ortaya çıkabileceğini ve devrim süreci içinde sık sık değişebileceğini düşünerek- bağımlı kılmamışlardır. Ancak Marx ve Engels'in düşüncelerinin temelinde yatan gerçek yine Lenin'in belirttiği gibi "şiddete dayanan devrim"dir. Ve bu genel ilkedir. "Marx ve Engels'in şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığı ile ilgili doktrini.." burjuva devletiyle ilgilidir. Burjuva devleti proleter devlete (proletarya diktatoryasına) yerini "yok olma" yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak şiddete dayanan bir devrimle bırakabilir. Engels'in şiddete dayanan devrime yaptığı övgü, Marx'ın birçok beyanlarıyla tam bir uygunluk halindedir. (Şiddete dayanan devrimin kaçınılmazlığını yürek pekliğiyle, açıkça ilan eden Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifestosu'nun vargısını hatırlayalım, otuz yıl daha sonra, 1875'de Marx'ın Gotha Programının oportünist muhtevasını yerin dibine batırdığı (Gotha programının eleştirisini hatırlayalım). Bu övgü hiç de bir "boğuntu" sonucu, bir tumturaklı söz, bir tartışma hevesi değildir. "Bu şiddete dayanan devrim fikri ve bu fikrin ta kendisini sistemli olarak yığınlara maletme zorunluğu, Marx ve Engels doktrininin tümünün temelinde yatan bir şeydir" diyor Lenin, Devlet ve İhtilâl'inde (sf. 31) "Halk Bankası" aracılığıyla işçilere karşılıksız kredi vermek suretiyle, sınıf mücadelelerinin, barışçıl bir biçimde hallolunabileceğini ileri süren Proudhon'a Marx'ın verdiği cevap kesindir. "... Ancak artık sınıfların ve sınıf çelişmelerinin bulunmadığı bir düzendedir ki, sosyal evrimler, artık siyasi devrimler olmaktan çıkacaklardır. O zamana kadar toplumun her yerinden değiştirilip, düzeltilmesinin arifesinde sosyal bilimin son sözü şu olacaktır, YA MÜCADELE, YA ÖLÜM, YA KANLI SAVAŞ, YA DA YOK OLMA." [9*] "İşte Engels'in bu konudaki düşüncesi" diyerek Lenin, Engels'ten (Anti-Dühring'ten) alıntı yapıyor; [10*] "...Fakat zorun tarihte (kötülük kaynağı olmaktan) başka bir rol, devrimci bir rol de oynadığını, zorun Marx'ın sözleriyle bir yenisine gebe olan her eski toplumun ebesi; toplumsal hareketin taşlaşmış ömrünü bitirmiş politik biçimleri alteden ve parçalayan aleti olduğuna dair Bay Dühring'de bir tek kelime yoktur. O sadece içini çekerek ve ah ederek, sömürme ekonomisinin yıkılması için zorun belki de lüzumlu olabilmesi imkanını itiraf etmektedir..." Engels, görüldüğü gibi Marx'ın ihtilâl teorisinden bir tek kelime söz etmemesi nedeni ile -ki Dühring şiddeti de kabul etmektedir, barışçıl yolun dışında- Dühring'i eleştirmektedir. Ya Kenan Somer? Marx'ın devrim hakkındaki düşüncelerini bu denli açık ortaya koyan "Devlet ve İhtilâl"i iki-üç sayfa içinde tanıtırken, Marx'ın genel ilke olarak kabul ettiği ihtilâle ilişkin düşüncesinden bir tek kelime bile bahsetmeden Marx'ın istisnaya ilişkin önerdiği ve bir söylev ve gazeteciye verilen beyanatının oluşturduğu barışçı yoldan geçiş hakkındaki sözlerine -ki tanıtılan kitapta Lenin bunun emperyalist çağda şartların değişmesi nedeni ile geçersiz olduğunu belirtir- adeta övgü yazarcasına üç sayfanın bir sütununu ayırmasına ne anlam vermek gerekir acaba! Barışçıl bir dönüşüm üzerinde, herhangi bir neden yokken -özellikle- duranların söylediklerinden soyut, lafazanlıktan öteye gitmeyen devrimci laf ebelikleri ve Marksizmin ABC'si olan birkaç devrimci kırıntı ayıklandığında ortada yalnızca sipsivri bir revizyonizmin kaldığını tarih bugüne kadar göstermiştir Marksistlere... "... Revizyonizm için Marx'ın kullandığı anlamda -ihtilâl anlamında- devrim artık sadece bir rüya, bir hayaldi. Tek politik amaç olarak ne kalıyordu? Oyların % 50'sinden fazlasını sağlamak..." [11*] İşte bunun için Marksistlerin bu konuda burunlarının hassas olmasını bay Emek yazarının doğal karşılaması gerekirdi. Ve "devrimin barışçıl yoldan gerçekleşmesinde" keskin bir revizyonizm kokusu duymak sapı samana karıştırmak değil, sapı ile samanı karıştırmamak; bilimsel sosyalizm ve revizyonizmi ayırmak demektir. - VI - Marksistler, "proletarya devleti ancak devrimle kurulabilir" derken, legalitenin olanaklarından, burjuva parlamentarizminin olanaklarından yararlanmayı da ihmal etmezler. Marksistlerin en gerici parlamentolarda bile çalışabileceklerini "Marksizmin Çocukluk Hastalığı, Devrim Stratejisi" adlı eserinde Lenin açıkça belirtmiştir. Ona göre parlamenterizm amaç değil araçtır. Bu nedenle parlamenter eylem; Marksistlerin sınandığı bir sınavdır. Ve ince bir çizgidir. Lenin'in ünlü sözü açıktır: "Parlamenter eylem bazı kişilere -Marksist geçinen bazı kişilere- uşaklık ünvanını, bazı kişilere de sürgün ve ağır hapis cezaları kazandırır". [12*] Görülüyor ki Marksist-Leninist teori, bürokrasinin ve militarizmin son derece güçlü olduğu kapitalizmin can çekişme çağında, parlamentarizm içinde eylem gösterilirken bile parlamentarist yolla proletarya devletinin kurulmasının imkansız olduğunun bir an olsa bile unutulmamasını öngörür. "Şeyler durmadan kendilerini birinci biçimden ikincisine dönüştürmektedirler. Oysa çelişmeler içindeki mücadele iki biçimde de bulunur. Bunun için zıtların birliğinin şarta bağlı, geçici ve nispi olduğunu, buna karşılık zıtlar arasındaki mücadelenin mutlak olduğunu söylüyoruz." [13*] Sınıflı toplumlarda savaş ve barış gibi zıt şeyler belli şartlarda özdeş halindedir. Ve şartların değişmesi halinde bu özdeş zıtlar birbirine dönüşürler. Belli şartların değişmesi halinde tabii. Eğer sen burjuva parlamentarizminin denge unsuru haline gelirsen, şartlar da değişmez, yüzeydeki barış da devam eder, elbette. "Revizyonizme evet, devrimci sosyalizme hayır!.." Bu, burjuva parlamentarizminde burjuvazinin ana şiarıdır. Ancak şu gerçeği tekrar tekrar hatırlamak gerekir, burjuva demokrasisine en saygılı davrananlar yalnız ve yalnız Marksistlerdir. "Dünya proletaryası, burjuva demokrasisi haklarını alabilmek için kan revan içinde kalmıştır ve bu haklarını da elinde tutabilmek için, tabii ki bütün gücüyle savaşacaktır." [14*] Sosyalistler burjuva yasallığını, burjuvazinin bozması üzerine terkederler. Engels'in "önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" sözü, Marksistlerin burjuva yasallığına saygısının açık belirtisidir. Bu nedenle devrimlerin objektif şartlarını, devrimciler değil, baskı, cebir ve şiddet getirmek suretiyle burjuvazi hazırlar. Tekelci kapitalist dönemle birlikte başlayan sosyalist devrimler çağında, bütün proletarya devrimlerine baktığımızda bu gerçeği çok açık görürüz. - VII - "Devlet ve İhtilâl'in teorik özünü, yazıldığı anın siyasi pratiğinden ayrı değerlendirmemek, örneğin sosyalist devrimin ihtilâlden başka bir yolu olmadığını düşünmek yanlış olur. "Devlet ve İhtilâl"in yazılışından 52 yıl sonra bu kitabı bir çeşit hareket planı olarak değerlendirmek, ancak küçük-burjuva dar kafalılığı ile açıklanması mümkün ve bizzat Marksist- Leninist anlayışa, bilimsel düşünceye temelden aykırı bir sapıklık olur. (...) (Ama kitap Ekim ihtilâlinden sonra yayınlanabildiğine göre ihtilâl üzerine doğrudan doğruya bir etkisi olmamıştır)". (Emek, Sayı: 5, s: 14-16) Yazımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi Emek yazarının Leninizmi tahrif çabaları bu sözlerde iyice somutlaşmaktadır. Tahrifat basit bir polemikçinin hokkabazlığı içinde yapılmaktadır. Doğru bir sosyalist önermeden, revizyonist bir "çıkarmaya" gidilmektedir. "Devlet ve İhtilâl'in teorik özünü, yazıldığı anın siyasi pratiğinden ayrı değerlendirmemek" doğru önermesinin arkasından "Sosyalist Devrimin ihtilâlden başka bir yolu olmadığını düşünmek yanlış olur" sapmalı çıkarması ile gizlenen revizyonizm ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Marksizm hareketin, hareket halindeki bir doktrinidir. Marx, Engels, Lenin ve Marksizmin diğer ustaları, içinde bulundukları toplumun sosyal pratiğini gözönünde bulundurarak, somut durumların somut tahlilini yapıp, bilimsel genellemeye gitmişlerdir. Marx, Engels, tekel öncesi kapitalizminin sosyal pratiğinden hareketle somut tahlillerden soyutlamalara gitmişlerdir. Onlar gelecekteki devrim sürecinin değişeceğini bildikleri için, hiç bir zaman ana ilkelerin dışında, kesinkes yöntemler önermemişlerdir. Ancak genel kural önermişlerdir. Bu genel kural, burjuva diktatoryasının "zorla" parçalanarak, proletarya diktatoryasına dönüştürülerek sosyalizme geçiştir. 20. yüzyılda ise serbest rekabetçi kapitalizm yerini tekelci kapitalizme dolayısıyla serbest rekabetçi dönemin özellikleri ve şartları yerini tekelci dönemin özellikleri ve şartları, yerini tekelci dönemin şart ve özelliklerine bırakmıştır. Kapitalizmin tekel öncesi döneminde yaşayan Marx ve Engels'in, tekel sonrası döneminin özelliklerini önceden görmeleri imkansızdı. Bu nedenle Marx ve Engels'ten tekelci döneme ilişkin özel kanun ve yöntemler öngörmelerini beklemek yanlış ve saçma bir tutum olur. Bu nedenlerden dolayı Marksizm, tekelci kapitalist dönemde Leninizm ile tamamlanmıştır. Marx'ın İngiltere ve Amerika için, bir ihtimal olarak öngördüğü istisnayı, Leninizmin emperyalist çağda geçersiz saydığını daha önce etraflı bir biçimde belirtmiştik. Ayrıca Lenin'in devrim teorisinden de bahsettik ve emperyalist sürecin devamı boyunca, bu devrim teorisinin, Marksizme göre evrensel olduğunu ve sosyalizme geçişin bir eylem kılavuzu olduğunu detaya inerek söylemek gereksiz olur herhalde. "Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidir. Ama nitelikleri aynıdır. Bütün bu devletler son tahlilde şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuvazi diktatoryasıdır. Elbette kapitalizmden sosyalizme geçiş de politik biçimler bakımından büyük bir bolluk ve geniş bir çeşitlilik göstermekten geri kalmaz -Çin, Vietnam, Küba ve diğer sosyalist ülkelerin somut pratikleri-. Ama hepsinin niteliği aynı kalacaktır; Proletarya diktatoryası (...) gerçekte bu dönem -emperyalist dönemde sosyalizme geçiş- zorunlu olarak, son tahlilde keskin biçimlere bürünmüş ve o zamana kadar görülmemiş şiddetle -pasifist değil non pasifist-, bir sınıf mücadelesinin damgasını taşır." [15*] Bu nedenle serbest rekabetçi dönemde, dünya mali guruplar tarafından paylaşılmamışken, kapitalizm bugünkü gibi can çekişme değil de gürbüzleşme dönemindeyken, Marx'ın istisnai yerler için önerdiği "barışçıl yoldan sosyalizme geçiş", Lenin'in belirttiği gibi Marksizm için olanaksızdır. Marx'ın ve Engels'in yapıtlarını, yapıtların düşüncelerinin tarihi gelişim içindeki yeri ve derinleşmesini gözönünde tutmadan, Marx ve Engels'i iktibas etmek, Marksizme ihanettir ve bütün oportünistlerin Marksizmi çürütmek için yaptıkları ortak bir harekettir. Ve yine daha önce de belirttiğimiz gibi sosyalist mücadelenin tarihinde açıkça görülmektedir ki bütün oportünistler, Stalin'in deyişiyle "Marx'ın şartlı sınırlamalarına dört elle" sarılarak kendi oportünizmlerini savunmuşlardır. Bunun pek çok örnekleri bilinen gerçeklerdir. Örneğin Trotsky... Emperyalizmin olmadığı ve "kapitalizmin gelişmesinin eşit oranda olmaması" kanunu bulunmamışken, bulunmasına da imkan yokken, Marx ve özellikle Engels'in bir tek ülkede değil, bütün Kara Avrupa'sında birden sosyalist devrimin başarıya ulaşacağını öneren tezine, "kapitalist ülkelerin gelişmesinin eşit oranda olmaması" kanununun bulunması ile birlikte tek ülkede sosyalizmin zaferinin mümkün olmasını oluşturan tekelci kapitalist dönemde, nasıl ki "dört elle sarılan" Trotçky oportünizmin batağına saplanmışsa, aynı dönemde artık Leninizm tarafından kabul edilmeyen "barışçıl yollardan sosyalizme" geçiş istisnasına dört elle sarılanlar da gırtlaklarına kadar oportünizm bataklığına gömülmüşlerdir. "Devlet ve İhtilâl'in yazılışından 52 yıl sonra bu kitabı bir çeşit hareket planı olarak değerlendirmek" sözündeki "hareket planı" fazla soyut, tek başına ne anlama geldiği somut olarak belli olmayan bir sözcük. Bu nedenle bu "hareket planı" sözcüğünü okuyucunun gözünde somutlaştırmak için derinleştirmek ve açmak gerekiyor. İçinde yaşanılan toplumun süreci içindeki çelişmelerden ana çelişmenin saptanarak, bu ana çelişmenin tayin ettiği, o sürecin niteliğinin belirtilmesine, (devrimci aşamanın tayini) ve bu niteliğe uygun devrimci şiarların kompoze edilmesine Marksist literatürde "strateji" denir. Aslında askeri bir kavram olan strateji fethetme sanatıdır. Ana çelişmenin niteliğini tayin ettiği süreç -herhangi bir şeyin gelişim sürecinde var olan farklı aşamalar- içinde çeşitli aşamaları ihtiva eder. Ve her aşamada farklı şartları içinde taşır. Farklı şartlar da doğal olarak farklı özellikleri gerektirir. İşte "taktik" denilen esnekliğin biçimlendirilmesinin önemi burada ortaya çıkar. Taktik ana çelişmenin niteliğini tayin ettiği sürecin, değişik aşamalarının değişik şartlarına göre (sürecin belli aşamalarında bazen tali çelişki ana çelişki ile üstüste gelebilir, bazen de ana çelişmenin bazı kısmi unsurları çözümlenir), bu şartlara uygun pozisyonlar çizme, şartlara uygun, tecrit edilmiş hareketler yapma sanatıdır. Marksist literatürde "strateji" ve "taktik" tanımlamaları böyledir (yeri gelmişken belirtelim, Kenan Somer'in taktik ve stratejiyi ne denli anladığını (!), "İki Taktik" üzerine yazdığı yazıda "demokratik devrim stratejileri" demesinden bilmekteyiz). Şimdi burada "taktik" ve "strateji"den bahsetmemizin nedeni bu "hareket planı" sözcüğünün ayağını yere bastırarak, içinde kullanıldığı cümlenin anlamını somutlaştırmaktır. İçinde bulunulan devrimci aşamanın niteliğinin ve şiarlarının saptanması işine "hareketin makro planlaması" (strateji tespiti) denilebilirse, hareketin makro planının içerdiği ve hareketin dolambaçlı virajlarına, iniş ve çıkışlarına, diğer bir deyişle aşamalarına göre çizilen, yalnız o aşamalar için geçerli olan planlara da "hareketin mikro planları" diyebiliriz. [16*] Şimdi sormak gerekir; bu hareket planından kastedilen nedir? Hareketin makro planı mı (stratejik planlaması mı) hareketin mikro planlamaları mı (taktik planlamaları mı) kastediliyor? Böyle bir somuta indirgemede "hareket planı" sözcüğü, tek başına nitelik belirtici olmuyor. Ve lastikli bir kavram olarak ortada kalıyor. Bu nedenle bu "hareket planı" sözcüğünü, içinde kullanılan cümle içinde yazarın daha önceki sözleri ile organik bağlar kurarak yorumlamaktan başka çare yoktur. Yazarın yazısının başından itibaren, önsel bir yargı ile, kapitalizmin tekelci döneminde "proletarya devletinin barışçıl yollardan kurulabilmesinin" mümkün olabileceğini ilişkin dayanak arama çabaları (ki bu çabaların Marksizm-Leninizmi tahrifata kadar yönelmesini umursamadan, tekrar tekrar çabalara girişmesi) açıkça görüldüğü için, cümlenin şöyle kurulması mümkündür; "Lenin'in ihtilâl teorisini 'Devlet ve İhtilâl' kitabının yazılışından 52 yıl sonra proletarya devrimi için bir metod olarak değerlendirmek, ancak küçük burjuva darkafalılığı ile açıklanması mümkün ve bizzat Marksist- Leninist anlayışa, bilimsel düşünceye temelden aykırı bir sapıklık olur" (eğer yanlış anlamışsak, cümlenin şekli düzeltilir, biz de ona göre eleştirimizi yöneltiriz). Yazımızın başından beri defalarca gerekli olduğu için belirttiğimiz gibi, kapitalizmin 1. buhran döneminde Lenin, kapitalizmin tekelci döneme girmesiyle birlikte burjuva devlet bürokrasisi ve militarizmin tekel öncesi döneme nazaran çok daha kuvvetlendiğini belirterek, kapitalizmin bu yeni özellik ve şartlarına uygun olarak, Marx ve Engels'i derinleştirerek "Leninist ihtilâl teorisi"ni önermiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise, kapitalizmin III. buhran dönemine girdiğini ve ölümünü biraz daha ileriye atabilmek için I. buhran dönemine nazaran bürokrasi ve militarizmine I. buhran dönemiyle kıyaslanmayacak derecede, çok daha sıkı yapıştığını söyleyen bu dönemin Marksist ustaları, Lenin'in ihtilâl teorisinin bu dönemde çok daha fazla önem kazandığını ve evrensel geçerliliğe sahip olduğunu açıkça belirtmekte ve bu evrensel geçerliliği kabul etmeyen sözde Marksistleri de Marksizm-Leninizme ihanet etmekle suçlamaktadırlar. [17*] Ve bu tip düşünce Kenan Somer'in yorumunun tam tersi, yaşadığımız dönemin Marksist ustalarına göre, Marksist-Leninist düşünceye temelden aykırı bir sapıklıktır. "Marksist Leninist devrim teorisi, son çözümlemede halka karşı savaşa, bir halk savaşıyla karşı koyma teorisidir." [18*] "Devlet ve İhtilâl" yapıtı, özetle, Lenin'in Marx'ın devlet anlayışını derinleştirerek oluşturduğu Marksizmin "devlet teorisi"ni ve yine Marx'ın "sınıf mücadelesi ve proletarya diktatoryası" düşüncesini derinleştirerek, az sayıda profesyonel ihtilâlcilerden oluşmuş, çelik gibi bir disipline sahip, manevra kabiliyeti yüksek, devrimci teoriyi eylem kılavuzu kabul etmiş öncü bir partinin yönetimiyle, zorla burjuva devlet cihazını parçalayarak kurulan proletarya diktatoryası aracılığıyla sosyalizme geçişi belirleyen "ihtilâl teorisi"ni kapsamaktadır. Bundan dolayı bu eseri, "yalnızca 1917'nin taktiklerini kapsıyor, şimdi ise şartlar değişmiştir" diyerek bir kenara itmek, Marksizmin ustalarına göre Marksizin-Leninizmden istifa etmek demektir. Ve yine bu ustalara göre, "Devlet ve İhtilâl" eseri, Somer'in göstermeğe çalıştığı gibi yalnız Rus devriminin ürünü değil, aynı zamanda çağımızın da niteliğini taşımaktadır. Çünkü tekelci dönemde Marksizmi bütünleyen Leninizmin ilkelerinin en önemlileri bu eserde yer almaktadır. Bu nedenle çağımızda Marksistler, Marksist teoriye göre Leninizmin evrensel gerçekleri ile kendi ülkelerinin somut pratiklerini birleştirerek, stratejik ve taktik planlarını veya Somer'in deyişi ile "hareket planlarını" çizerler. Yoksa "aradan 52 yıl geçmiştir o dönemde geçerliydi, ama şimdi geçerliliğini yitirmiştir" diyerek Leninizmin en önemli evrensel tezlerinin yer aldığı "Devlet ve İhtilâl" eserine saygısızca dudak bükmezler. Böyle bir düşünce, Marksizm-Leninizmin ustalarına göre dar kafalı küçük-burjuva dünya görüşünün somut bir belirtisidir. İşte Marksizmin ustalarının görüşleri ve de işte Kenan Somer'in bilimsel (!) yorumu. Bütün bu açıklamalardan sonra Bay Somer'e "bilimsel namus"luluğa ilişkin birkaç söz söylemek gereğini duymaktayız : Namuslu bir aydın kişi bir doktrini kabul etmese bile, o doktrine ilişkin bir eseri, diyelim ki görevi gereği tanıtırken, eserin yazarının düşüncesine uygun olarak tanıtmak zorundadır. Siz Marksist düşünceye inanmayabilir, Marksist dünya görüşünü, dünya görüşü olarak kabul etmeyebilirsiniz Bay Somer. Anayasamıza göre herkes düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle istediğiniz dünya görüşünü kabul etmek ve savunmakta özgürsünüz. Ama bu size bir doktrini tahrif etmek hakkını vermez. Belli bir dünya görüşünü savunmak ayrı bir şeydir, bu görüşe karşıt olan bir dünya görüşünü tahrif etmek ayrı bir şeydir. Kişi kendine ve bilime saygılı ise kendi dünya görüşüne karşıt görüşleri, bu görüşlerin yer aldığı eserleri tahrif ederek kendi düşüncelerini savunmak yoluna gitmez. Tam tersi bir davranışla, karşı olduğu düşünce sistemini ve bu sistemin yöntemlerini önce o düşünce sisteminin sahiplerinin tez ve yöntemlerini sonra da kendi düşüncesinin tez ve yöntemlerini ortaya koyarak "red yoluna" gider. Bu yönde insanı şaşırtacak derecede hırsla ve bir o kadar da gözü kapalı çabalar sarfediyorsunuz ki, bu çabalarınız, "kitap Ekim İhtilâlinden sonra yayınlanabildiğine göre ihtilâl üzerine doğrudan doğruya bir etkisi olmamıştır" gibi Marksizmden bihaber, orta zekalı bir kişiye bile saçma gelecek bir sözü size söyletebilmektedir. Kenan Somer'in bu sözü karşısında ne söylenebilir? Herhalde yapılacak en doğru iş bu perişan mantığa yalnızca gülüp geçmektir. Yazarı Lenin olan, Leninizmin "Devlet" ve "İhtilâl" teorilerini kapsayan, baştan sona kadar Lenin tarafından yürütülen Ekim İhtilâli üzerine, doğrudan doğruya bir etkisi olmamışmış (!) bu kitabın... Pes doğrusu böyle bir mantığa. Saçma sapan bu söz üzerinde daha fazla durmak, en azından okuyucuya saygısızlık olur. - VII - Hareketin, hareket halindeki doktrinidir Marksizm. Engels'in deyişiyle, ezbere öğrenilmesi ve mekanik olarak tekrarlanması gereken bir dogma değil, bir gelişim kuramıdır. Ve Marksizmde mutlak, nihai bir gerçek yoktur. Gerçek izafi , hareket halindedir ve geçicidir. Marksist bilgi edinme somut tahlili dışında herhangi bir tahlilin belirli tabiatı üzerine bilgi edinme olanağı yoktur. Marksizmin ustaları daima devrimci diyalektiğin bu değişmez ilkesini kullanmışlardır. Marksizm de gelişme halindedir. Çünkü doğa bilimlerinin bugünkü bulguları ile sınırlıdır bilgilerimiz. Bu nedenle bugün yeterli olan yarın yetersizdir. Marksizm kendini devamlı aşan ve yenileyen bir dünya görüşüdür... "Doktrinin derinleşmesiyle aynı zamanda metodun yeni ortaya çıkmış ya da tahlili bir an için bir kenara bırakılmış realitelere uygulanışı içine alan bir gelişme, prensiplerin revizyonundan ayrı bir şeydir..." [19*] Sorunu, Marksist-Leninist eylemin ve kuruluşun önverisi olan Lenin'in derinleştirdiği "Marksist devlet teorisi"ni ve "ihtilâl teorisi"ni o dönemin koşulları için geçerlidir diyerek, hareket halindeki bir doktrinin hareket halindeki evrensel tezi olan "Marksist devlet teorisi"ni emperyalist çağda geçerli görmemek ve "ihtilâl teorisi"ni yine emperyalist dönemde eylem kılavuzu olarak kabul etmemek revizyonizmden başka bir şey değildir, Marksizmin ustalarına göre. Revizyonizmin felsefi temeli de agnostizmden başka bir şey değildir. (Revizyonistler eklektik "seçimci" bir yöntemle sorunları ele alıp yorumlarlar. Ancak "eklektizm"lerinin temelinde agnostizm "bilinemezcilik" yattığı açıktır). Okuyucuya sorunu daha somut sunabilmek için, buradaki "agnostizm"i biraz açalım. Bilindiği gibi, gerçek her yerde somuttur. Bu nedenle Marksizmin tahlil metodu, daima "somut durumların somut tahlilidir". Bunun dışında nesnel bilgi edinme yolu yoktur. Ama diyalektik yöntem kullanıyorum diye "somut durumların, somut tahlilinde" tahlile tabi tuttuğun sorunu bıraktın mı hapı yuttun demektir. İşte o anda diyalektik yöntem, mekaniğe, senin dünya görüşün de, bilinemezciliğe dönüşür de sen hala Marksist diyalektikle sorunlara yaklaştığını zannedersin. Kısacası, "somut durumların, somut tahlili"ni kullanmaya kalkan, diyalektikten habersiz, çatısı dar mekanik kafaların düşeceği kaçınılmaz yer, "agnostizm"dir. Oysa Marksist diyalektik "somut durumların, somut tahlilinden" objektif bilgi teorisine geçer. Diyalektiğin objektif bilgi teorisinden habersiz, sözüm ona bir Marksist, vahaya bakıp da çölün de yeşil olduğunu zanneden kişiden farksızdır. Bütün, parçalarında nicelik farklılıkları içinde yansıdığı gibi parçalar da bütünde aynı biçimde yansır. Yani özel ile genel, genel ile özel arasında sıkı bir bağ vardır. İşte bu bağı, bu ikili bilme yolunu bire indirgemek, Marksist diyalektiğe "elveda" demektir. Gerçeğe bakış ancak somutun tahlilinden bilimsel soyutlamaya geçişle olur. Bu soyutlama ile soyut fakat gerçekliğe (somut) dayanan kavram ve ulamlar formüle edilerek genel Marksist bir teze gidilebilir. (Marksist herhangi bir tezin evrenselliği o tezin ilişkin olduğu sürecin devamıyla sınırlıdır.) Ancak böyle bir yöntem ile gerçeğin sonsuzca giriftliği içindeki somuta açık veya gizli yansımış hareket ve kanunlarına varılabilir. Bu anlattıklarımızı bir örnekle iyice somutlaştıralım; Lenin, Çarlık Rusya'sının somut şartlarını tahlil ederek demir gibi bir disipline sahip az sayıda kişiden oluşmuş bir öncü partinin aracılığıyla gerici iktidarı parçalayarak, proletarya diktatoryasının kurulmasını olanaklı görmüştür. Ancak sorunu bu sözün dar kalıpları içinde bırakırsak, masanın dört ayağının ikisini dışarıda bırakmış oluruz. Tekelci kapitalist dönemin evrensel özellikleri ile, askeri feodal bir ülke olan Çarlık Rusya'sının öznel özellikleri, tamamen birbirinden ayrı mıdır? Değildir tabii. Bu durum genelin özelde nicelik farklılıkları içinde yansımasından başka bir şey değildir. Emperyalizmin bütün çelişkileri İngiltere, Fransa, Amerika, Almanya ve kapitalizmin az çok geliştiği diğer batı ülkelerinde yansıyordu, 20. yy. başında. Ancak bu çelişmeler üçgen prizmaya çarparak kırılıp farklı renklere bürünen güneş ışınları gibi, nicelik farklılıkları içinde yansımaktadır, bu ülkelerde. Tekelci kapitalizmin çelişkilerinin yansıması, İngiltere'de pembe gözüktüğü halde, Çarlık Rusya'sında kızıl gözükmektedir bu yıllarda. Farklı renklere bürünmesini tayin eden o ülkenin tarihi gelişimi, ekonomik ve kültür düzeyi, sınıfların güç ve bilinç kompozisyonu, sınıfların liderlerinin yeteneklerinin farklılıkları ve de bölgesel özellikleridir. Lenin, Çarlık Rusya'sının somut durumunun somut tahlilini yaparken, emperyalist dönemin tahlilini de, Rusya'ya yansımasıyla beraber yapmaktaydı, 20. yy. başlarında. Zaten bolşevikleri, menşeviklerden ve ihtilâlci sosyalistlerden ayıran ana kriter, Marksist diyalektiği doğru tahlil yöntemi olarak kullanmalarıdır. İhtilâlci sosyalistler [20*] somut durumun, somut tahlilini yanlış bir biçimde yaparak Marksizmin evrensel tezlerini yadsıma yoluna gitmişlerdir. (Kenan Somer'in yaptığı birinci hata ihtilâlci sosyalistlerin yaptığından pek farklı değildir.) Çarlık Rusya'sının durumuna, şartlarına Marksist tezlerin uymadığını söyleyerek, Rusya'da feodalizm ile kapitalizmin aynı anda çökeceğini ileri sürmüşlerdir. Menşevikler ise, Marksizmin hareketin, hareket halindeki doktrini olduğunu unutarak, Marksizmin lafızlarını mekanik bir biçimde tekrarlayıp durmuşlardır. Örneğin Marx'ın tekel öncesi kapitalizm için öngördüğü "barışçıl yollardan sosyalizm"e (ki tekel öncesi için bile bu yolun istisnai olduğunu Marx özellikle belirtmiştir) geçişe dört elle sarılan Bernstein ve diğer revizyonistlerle aynı şeyleri söylemişlerdir. (Kenan Somer'in ikinci hatası; mekanik bir biçimde Marksist lafızları tekrarlaması.) Çarlık Rusya'sının sosyalist bir devrime hazır olmadığını önererek, burjuvaziye destek olunmasını savunmuşlardır. "Marx, -nicelik ve nitelik olarak- gelişmiş güçlü bir sanayi ülkesinde devrim olacağını öngörmemiş miydi?" O halde Çarlık Rusya'sının da böyle bir ülke haline gelmesi gerekir, diyen menşevikler 1917 Çarlık Rusya'sının koşullarını sosyalist devrim için uygun görmemişlerdir. Ve bunun sonucu olarak ters yoldan hareketle ihtilâlci sosyalistlerin yanında yer alıp, burjuvazi iktidarına destek olmuşlardır. Menşeviklerin ve ihtilâlci sosyalistlerin, tamamen zıt amaç ve yollardan hareketle aynı yere gelmelerine şaşmamak gerekir. Başlangıçta sorunlar diyalektik yöntemle ele alınıp irdelenmezse veya diyalektik metod yanlış kullanılırsa, bu yanlış tahlile dayanan eylemler, ister sağdan gelsin, ister soldan nihai olarak birbirleriyle çakışırlar. Bu nedenle ihtilâlci sosyalistlerle, menşevikler ayrı ayrı makamlardan aynı şarkıyı söylemişlerdir, bütün devrim boyunca. MAHİR ÇAYAN 12 Ağustos 1969 Dipnotlar [*] Bu yazı, ilk kez 12 Ağustos 1969 tarihinde Türk Solu dergisinin 91. sayısında yayınlanmıştır. [1*] Karl Marx, Hayatı ve Eserleri II, Henri Lefebvre, sf. 145, Anadolu Yayınları [2*] Geniş bilgi için bkz; "Aren Oportünizminin Niteliği", Türk Solu, Sayı, 88. sf. 14-15-16. [3*] Çağımızda bu yolu savunanlar proletarya diktatoryasını öngörmemektedirler. Oysa Marx, istisnai ve de ufak bir ihtimal olarak kabul ettiği bu yöntemin sonucunda mutlaka proletarya diktatoryasını öngörür. [4*] Tire içindeki yazılar bize aittir. [5*] Somer'in cesaretini çok büyütmemek gerekir aslında. Çünkü Somer bu yolu öneren tek kişi değildir. Batı kapitalist ülkelerinde bütün Marksizm kalpazanları, bu biçimde sürekli yayınlar yapmaktadırlar. Ayrıca dünyanın bilinen bir geri kalmış ülkesinde "biz dünyada denenmemiş bir yolu ilk defa deniyoruz. Bu bizim Marksizme katkımızdır" diyerek bu yolu savunan bir kalpazanlar grubunun çığırtkan bağırtısı da meseleyi bilenlerin kulaklarında hala yankılar yapmaktadır. [6*] "Toprak Meselesi", "Ayni Vergiler Üzerine", sf. 150, Lenin, Sol Yayınları. [7*] Düz yazılar bize aittir. [8*] "Sağ-Sol Sapmalar" ("Partimizdeki sosyal demokratik sapmalar üzerine" İçin Sonsöz.) 3 Kasım 1926, sy.76, Stalin, Sol Yayınları, Ankara. [9*] "Felsefenin Sefaleti", Karl Marks, s.195, Sol Yayınları. "Georg Sand'ın ünlü sözü Türkçeye çeviride açık yazılmamıştır. Orijinal bu biçimdedir". [10*] "Devlet ve İhtilâl", Lenin, sf. 30, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları". [11*] "Lenin, Hayatı ve Eserleri", sf. 29, Henti Lefebvre, Anadolu Yayınları, (tire içindekiler bize aittir). [12*] "Sosyalizm", s. 52, Lenin, Habora Yayınevi, (tire içindekiler bize aittir). [13*] "Teori ve Pratik", Mao Tse Tung, s.67. Sol Yayınları. [14*] "Faşizme Karşı Birleşik Cephe", "Burjuva Demokrasisine Karşı Tutum", s. 167, Dimitrov. [15*] "Devlet ve İhtilal", Lenin, s.47-48, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları". [16*] "Makro" ve "Mikro" kavramları Marksist literatürde mevcut olmayan kavramlardır. Bu nedenle kullanılmaması gerekir. Burada kullanmamızın nedeni, Somer'in ifadesine netlik getirerek okuyucuya sorunu somut bir biçimde sunabilmek içindir. [17*] Mao Tse Tung ve Lin Piao'nun eserlerinde mesele son derece açık ve tartışma götürmez bir biçimde konmaktadır. [18*] "Yaşasın Halk Savaşının Zaferi", Lin Piao, s.60, "Bilim ve Sosyalizm Yayınları". [19*] "Karl Marx - Hayatı ve Eserleri", Henri Lefebvre, s.144, Anadolu Yayınları. [20*] Rusya'daki "ihtilâlci sosyalistler", sosyalizmin işçi sınıfı ile olan kopmaz bağlarını kabul etmemiş, bilimsel sosyalizmi reddetmişlerdir. "İhtilalci Sosyalist Parti" popülist ve anarşist bir örgüt olup, Marksizmle hiç bir ilişkisi yoktur. "Lenin'in düşüncesini anlama çabası geliştirilirse, sevinç duyarım." Kenan Somer - I - Geçen sayıdaki yazımızda, Lenin'in "Devlet ve İhtilâl" eserini Emek Dergisinde tanıtan Somer'in, Marksistler için tekelci kapitalist dönemde evrensel geçerliliğe sahip olan "Leninist Devrim Teorisi"ni nasıl tahrif ettiğini ve bu işlemi de nasıl bir yöntemle yaptığını açıkladık. Bu yazımızda ise, Lenin'in "iki devrim arası taktik ve şiarlarının" ve de Mao Tse Tung'un "Yeni Demokrasi" eserinin aynı yöntemle Somer tarafından nasıl tahrif edildiğini ortaya koyacağız. "Lenin, Devlet ve İhtilâl'i hangi tarihi konjonktür içinde yazdı? Günün başlıca stratejik ve taktik meseleleri neydi? Kitabın önemi ancak bu çerçeve içinde doğru olarak değerlendirilebilir. Kitapta genel bir geçerlilik taşıyan doğruların yaratıcı bir biçimde kavranabilme olanağını, ancak böyle bir değerlendirme sağlayabilir." (Emek, Sayı: 5, s.14) diyen Kenan Somer, Şubat ve Ekim devrimleri arasındaki sürenin kısa bir tahlil ve yorumunu yapmaktadır. Kenan Somer'in yukarıdaki sözlerine bir itirazımız yoktur. Çünkü söylenenler, genel planda bütün sosyalistlerin kabul ettiği gerçeklerdir. Bizim itirazımız, Kenan Somer'in bu giriş önerisine değil, bu öneriden sonra yapılan iki devrim arası Leninist taktik ve şiarların Somer'vari yorumlanmasınadır. Bay Somer'in bu yorumu öyle başarılı ki (!), öyle başarıya ulaşıyor ki, bu yorumu okuduktan sonra, Leninizmin ruhuna, "amin" demek zorunluluğunu duyuyor insan. Öyle bir yorum ki, yorumun temelinde revizyonizm çöreklenmiş sırıtıyor. İşte bizim itirazımız, sol gösterip de, sağ yumruğunu havaya kaldıran revizyonizmin tahrifatınadır. Bay Somer'in Leninizmin iki devrim arası taktik ve şiarlarına ilişkin tahrifatına geçmeden önce, şunu belirtmek gerekiyor. Gerçekten "Devlet ve İhtilâl" kitabındaki "Devlet" ve "İhtilâl" teorilerinin sağlıklı olarak kavranabilmesi için mutlaka 1917 iki devrim arası konjonktürünün açıklanması zorunludur. Zorunludur, ama tek başına yeterli değildir. Sağlıklı olarak kavranmasının sadece bir koşuludur. Yalnızca bu dönemin yorumlanması ile yetinirsek hiç bir şeyi açıklamamış oluruz, Lenin'in "İhtilâl ve Devlet" teorilerinin gerçek yörüngesine oturtulmasında. Emek'ci yazar, iki devrim arası olaylarını betimledikten sonra, "İşte Devlet ve İhtilâl, Razliv kıyısındaki kulübede, Ağustos- Eylül 1917'de, bu ortam içinde yazıldı" diyerek kanımızca tahrifatını daha tutarlı yapabilmek amacı ile okuyucuyu dar bir kalıba, dar bir bakış açısına sokmaya çalışmaktadır. Oysa, bilindiği gibi bu eser yalnız 1917, 2. Demokratik devrimle sosyalist devrim arasındaki sürenin bir ürünü değildir. Bu eseri Lenin, 1905 demokratik devriminde ve ondan sonraki yıllarda, özellikle I. emperyalist savaşta Marksizme açıkça ihanet eden "sosyal şovenler" diye nitelendirdiği oportünistlerin ihanetlerini, bu yıllar boyunca gözlemleyerek, irdeleyerek, Marks ve Engels'in "Devlet" ve "İhtilâl"e ilişkin teorilerini tekrar tekrar okuyarak, ünlü mavi kaplı defterine gerekli dökümantasyonları toplayarak yazmıştır. (Özellikle 1916'da Kautsky'nin, Marksist devlet anlayışına ve "proletarya diktatorya"sına ilişkin inkarları, Lenin'in bu eseri yazmasına ilişkin düşüncesinde çok etkili olmuştur). Kısaca özetlersek, bu eserdeki Marksist tezler, Leninizmin oluştuğu kısa sayılmayacak bir devrenin sonucu, Marx ve Engels'in önerilerinin derinleştirilmesinin ortaya çıkardığı tezlerdir. Ve kitabın birinci baskıya önsözündeki "Bu kitap, 1917 Ağustos ve Eylül'ünde yazılmıştır" sözünü bu açıdan anlamak gerekir. Sözün anlamı açıktır. Kerensky polisi taraflından arandığı için kaçmış olduğu Razliv kıyılarında, o zamana kadarki toplamış olduğu dökümantasyonlarını derleyerek kaleme almıştır, Lenin. Bu nedenle bu kitap, yalnızca iki devrim arası konjonktürüne dayandırılırsa, yanlış bir değerlendirme yapılmış olur. Ki, bunu söyleyen Bay Somer, garip bir açmaza kendi kendisini sokarak, bu kitap 1917 Ekim döneminden sonra yayınlandığı için, devrim üzerinde etkili olmamıştır, demektedir. Geçen sayıdaki yazımızda açıkladığımız gibi bu sözler, Lenin'in 1917 Ekim devrimine doğrudan bir etkisi olmamıştır anlamına gelir ki, bu nefis (!) değerlendirmeye bizim söyleyecek bir sözümüz yoktur. Bay Somer'in yorumuna geçmeden önce, 1917'den oldukça gerilere giderek, Lenin'in, Leninizmin özünü teşkil eden "örgütlenme"ye ilişkin görüşlerini ve bolşevik örgütlenmesini, konumuzdan uzaklaşmadan kısaca anlatmakta yarar görmekteyiz. Çünkü, Leninizmin Devrim Teorisi "örgütlenme ilkesi" belirtilmeden kolay kolay anlaşılamaz. 1917 iki devrim arası, Leninizmin taktik ve şiarları ve de Somer'in tahrifatı, kanımızca ancak böyle bir ön açıklamayla berraklığa kavuşabilir. - II - Lenin, tekelci kapitalist dönemin, tekel öncesi döneminden farklılıklarını, değişik olan özelliklerini teşhis ederek, bu dönemin çelişmelerinin çözümlenmesi için gerekli teori ve taktikleri, Marx ve Engels düşünüşünü derinleştirerek formüle etmiştir. Lenin'in, tekelci kapitalist dönemin çelişkilerinin, sosyalizme dönüşünü sağlayan çözümlemesine ilişkin önerdiği teori, strateji ve taktikler, Marx'ı mekanik yorumlayan ortodoks Marksizme karşı kıyasıya verdiği teorik mücadelesiyle birlikte siyasi pratiği içinde gelişmişlerdir. Bu nedenle Leninizmi, Marksizmin evrensel tezleri olan "Devlet" ve "İhtilal" teorilerini bu anlayış içinde ele almak gerekir. Marx'ın "son analizde ekonomi siyasayı belirler" görüşünü yanlış yorumlayarak, Marksizmi evrimciliğe indirgeyen, Marksist diyalektiğin devrimci ruhunu, nane ruhu haline getiren literatürde "Ekonomizm", "Ortodoks Marksçılık", "Kaderci Marksistler" vb. adlarıyla anılan oportünizme karşı, Lenin'in verdiği amansız mücadele, Leninizmin teori, strateji ve taktiklerinin tümünde yansır. Marksizmi, pasif bir kaderciliğe, 'evrimciliğe' dönüştüren, "Rusya gibi az gelişmiş kapitalizmin var olduğu bir ülkede proletarya devrimi olanaksızdır, bu nedenle kapitalizmin gelişmesini ve sosyalist devrim için gerekli şartları yaratmasını beklemek zorunludur" diyen "objektivizm"e karşı Leninizmin tavrını açıklamadan, ne "Marksist-Leninist sürekli devrim teorisi", ne de "Devlet ve İhtilal" teorileri açıklanabilir. Leninist örgütlenme, objektivizme, "trade-unioncu kendiliğinden gelmeciliğe" karşı emperyalist dönem çelişkilerinin doğru analizinin oluşturduğu bir tepkidir. Özellikle, "Bir Adım İleri, İki Adım Geri", "Ne Yapmalı" eserlerinde Leninist örgütlenme kesin bir ifadeyle Lenin tarafından açıklanmaktadır. Bilindiği gibi amaca varmak için takip edilmesi gereken yola göre örgütlenme şeması çizilir. Diğer deyişle örgütlenme, genel bir hareket planının statik bir ifadesidir. Trade-unioncu= kendiliğinden gelmeciliğin, küçük-burjuva reformizmine varacağını, sosyal demokrasinin (Marksizm-Leninizmin) öncülüğünü kabul etmeyen bir hareketin kaçınılmaz olarak küçük-burjuva hareketi olarak kalacağını ve işçi sınıfının, spontane bilinciyle en fazla sendikacılık bilincine sahip olabileceğini, bu nedenlerden dolayı proletaryaya ancak dışarıdan bilinç verilebileceğini söylemektedir Lenin. Proletaryaya dışardan bilinç ise, kendi kendini adamış, mesleği devrimcilik olan, az sayıda partizandan oluşan öncü, teoriyi eylem kılavuzu kabul etmiş, demokratik merkeziyetçi bir ihtilâl partisi tarafından verilebilirdi. Ancak böyle bir parti aracılığıyla, siyasi bilince sahip olma imkanını bulabilecek olan "proletarya ordusu" tekelci dönemin çok güçlenmiş olan bürokrasisi ve militarizmini alaşağı edebilirdi. Marx'ı mekanik yorumlayan, dolayısıyla tekelci kapitalist dönemin çelişkilerini yanlış analiz eden ortodoks Marksizmin, tahlildeki yanlışlıkları örgütlenmeye ilişkin görüşlerinde de yansıyordu, doğal olarak. Ortodoks Marksizm'i yerel, "adem-i merkeziyetçi" aşağıdan yukarı doğru örgütlenmiş, geniş tutulmuş, non-partizan, legalitesi ağır basan işçi örgütleri fikrini savunuyordu. Sonradan bu görüş "Sovyetler"i meydana çıkaracaktır. (Özellikle Ortodoks Marksist, menşevik örgütlenmesinin teorisyeni Axelrod bu örgütlenme şemasını şiddetle savunuyordu, Lenin'e karşı). "Oportünist Sosyal Demokrasinin örgütlenme prensipleri aşağıdan yukarıya doğru örgütlenme usulünü izler ve bu yüzden mümkün olduğu kadar (aşırı bir şevkle) anarşizm noktasına varan özerkliği ve demokrasiyi yeğ tutar. Devrimci Sosyal Demokrasinin örgütlenme prensipleri ise, yukarıdan aşağıya doğru örgütlenme usulünü izler, bu yüzden de parçalarla ilişkide merkezin gücünün ve haklarının genişletilmesinden yanadır". (Bir Adım İleri, İki Adım Geri, sy. 232-233, Lenin, Sol Yayınları). Leninist örgütlenme, Leninist devrim teorisinin nasıl an1aşılması gerektiğine açıklık getirmektedir. "Silah kullanmasını öğrenmeye çalışmayan, silah sahibi olmaya çaba göstermeyen baskı altında bir sınıf köle muamelesi görmeyi hak etmiş demektir" [1*] demektedir, Lenin. Leninizm için önemli olan tek şey Devrimin esenliğidir. Yalnız devrimin esenliği en yüce yasa veya savaşçı yollardan sosyalizme geçiş Leninizmin sorunu değildir. Lenin'e göre, bir ülkede "proletarya ihtilâlinin" objektif ve subjektif şartların (ülkenin iktisadi düzeyi ile proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyi) ihtilâl için uygun olması gerekmektedir. I. Demokratik devrimde, hemen iktidarın ele geçirilmesini ve proletarya diktatoryasının kurulmasını önerenlere Lenin'in cevabı açıktır; "Rusya'nın ulaşmış olduğu iktisadi gelişme (objektif şartlar) ve geniş proletarya yığınlarının ulaşmış oldukları bilinç ve örgütlenme derecesi (objektif şartlarla kopmaz bağları olan subjektif şartlar) işçi sınıfının şu anda ve tam olarak kurtuluşunu imkansız kılmaktadır. (...) İşçilerin kurtuluşu, işçilerin kendilerinin eseri olacaktır, yığınların bilinci ve örgütlenmesi olmadan, yığınları hazırlamadan ve eğitmeden, bir sosyalist devrim söz konusu olamaz." (İki Taktik, sy. 20-21, Lenin, Sol Yayınları) Lenin'in örgütlenme, devrim gibi Leninizmin temellerini meydana getiren düşünceleri, Ortodoks Marksizmi tarafından hiç anlaşılmıyor ve Lenin Marksizmden sapmış bir sapık, diktatörlüğe özenen bir küçük-burjuva devrimcisi, Blanquist gibi suçlamalara hedef oluyordu. 1917 Şubat Devrim'inden sonra, "bolşevik" saflara geçerek Leninizmi benimseyen Trotsky, (Trotsky'nin devrimci dönemi); "Tabiatıyla, AYAKLANMA İÇİN EN UYGUN ŞARTLAR KUVVET İLİŞKİLERİNDE BİZİM LEHİMİZE MAKSİMUM DÖNÜŞ OLDUĞU ZAMAN VAR OLUR. Burada, pek tabii, bilinç alanına, yani politik üst yapı alanına giren kuvvet ilişkilerinden söz ediyoruz, tüm devrim devresi boyunca, aşağı yukarı değişmeden kalacağını varsayabileceğimiz ekonomik temellerden değil. Tek bir ekonomik temele ve toplum içinde bir tek sınıf ayırımına dayanan kuvvet ilişkileri proleter kitlelerin hayallerini yıkarak politik tecrübelerinin artması, ara sınıf ve grupların devlet gücüne itimatlarının yıkılması ve en sonunda devlet gücünün kendi kendine olan itimadını kaybetmesi oranında değişime uğrar. Devrim sırasında bütün bu süreçler, yıldırım hızıyla yer alır. TAKTİK KULLANMA SANATI ŞARTLAR BİRARAYA TOPLANDIĞI ZAMAN BİZİM EN UYGUN ANI YAKALAYABİLMEMİZ DEMEKTİR." [2*] diyerek, Leninizmde amacın ne olduğunu, neyin hayati öneme sahip olduğunu tartışma götürmez bir biçimde açıklamaktadır. Böyle bir ön açıklamadan sonra tekrar dönelim Bay Somer'in iki devrim arası yorumuna. Ve Lenin'in önerdiği taktik ve şiarları nasıl ana ereğinden saptırarak tahrif ettiğini sergileyelim. - III - 10 Nisan tezinden bir tanesi olan "bütün iktidar Sovyetlere" tezini Bay Somer, şöyle yorumlamaktadır. (... ) "Geçici hükümetin halk tarafından silahlı bir ayaklanmayla devrilmesine bir çağrı teşkil etmiyordu. Çünkü geçici hükümeti zorla devirmeye kalkışmak, onunla mutabık bulunan ve onu destekleyen Sovyetlere karşı da ayaklanma anlamına gelirdi. Oysa ki Lenin'e göre, Şubat devriminden sonra, bütün iktidarın barışçı yoldan Sovyetlere geçmesi için, 'istisnai' bir imkan belirmişti. (...) Ama durum değişebilir ve parti iktidarı silahla almak zorunluğu karşısında da kalabilirdi. Bütün barışçı imkanlardan yararlanmakta israr eden Lenin, burjuva diktatoryasını silahlı ayaklanmayla yıkma yolunu da gözden uzak tutmuyor..." (Emek, Sayı: 5, sy. 15) Gerçekten de "bütün iktidar Sovyetlere" şiarı, geçici hükümete karşı silahlı bir ayaklanmaya çağrıyı içermiyordu, 1917 Nisan'ında. Ancak bundan sonraki, Bay Somer'in sözlerine dikkat edelim. İfade açık, Somer'e göre, barışçı yoldan geçiş için istisnai bir imkan var olduğu için, Lenin sonuna kadar barışçı yoldan sosyalizme geçişte direnmiş fakat en sonunda başka çare kalmadığı için zora başvurmuştur. İkinci bölümdeki ön açıklamadan anlaşılacağı gibi böyle bir yorum, Leninizmin esprisine aykırıdır. Dolayısıyla böyle bir açıklama bizzat Lenin'in düşüncelerine ters düşmektedir. Hatırlanacağı gibi geçen sayıdaki yazımızda, "Kenan Somer Marksizmin ana eserlerini değil, kendi oportünist düşüncelerini, Marx ve Lenin'in eserleriyle sergilemeye çalışmakladır" diyerek Bay Somer'i, "bilimsel namus"a sahip olmamakla suçlamıştık. Açıktır ki, Bay Somer'in bu yorumu, suçlamamızın açık ve kesin bir kanıtıdır. Ayrıca bu yorum, Lenin'i Dühring'in düzeyine indirgemektedir. Öyle ya Dühring de sonuna kadar "barışçı yolda" ısrar etmenin gerektiğini, ancak çok gerekli olduğu zaman "zor"a başvurulabileceğini söylemiyor mu? Böyle bir yorumdan sonra Lenin'in, küçük-burjuva ideoloğu Dühring'den ne farkı kalıyor? Bilimsel objektifliğe sahip bir kişi, Somer'in yaptığı gibi değil de, tanıtmaya çalıştığı bir eseri, bizzat o eserin sahibinin düşüncesi ışığı altında yorumlamaya çalışır. 1917 iki devrim arası Lenin'in öngördüğü şiar ve taktiklere açıklık getirmek, dolayısıyla "açık olan", "Somer tahrifat"ını okuyucunun gözünde daha da somutlaştırmak için, bu dönemi kısaca özetleyelim. (Meseleyi çok açık bir biçimde ortaya koymak için, bu dönemin sadece konumuzla çok yakın ilişkisi olan şiar, taktik ve olaylarına değineceğiz.) 3 Nisan'da Petrograd'a gelen Lenin'e göre, sosyalist devrim için Rusya'nın objektif şartları hazırdı. Fakat subjektif şartlar hazır değildi, çünkü işçi, köylü ve askerlerin örgütlendikleri sovyetlerde, menşevik ve ihtilâlci sosyalistler hakimdi. Yığınların gözünde sovyetlerin manevi otoritesi, Bolşevik Partisi'nin manevi otoritesinden daha üstündü. Bu nedenle emekçi yığınların karar organı olan sovyetlerin dışında girişilecek bir ayaklanmanın "sol macera"dan başka bir şey olmayacağını düşünen Lenin için sosyalist ihtilâl ancak sovyetlerin meşruluğu içinde söz konusuydu. Yani sosyalist devrim için subjektif şartların olgunlaşması sovyetlerde çoğunluğu sağlamak anlamına geliyordu. Lenin, bu şiarla birlikte ılımlı sosyalistlerin (menşevik ve ihtilâlci sosyalistler) gerçek renginin yığınlar tarafından görüleceğini, böylece sovyetlerde çoğunluğun sağlanacağını düşünüyordu. Çünkü sovyetlerde çoğunluğa sahip olan menşeviklerin, teorileri gereği, bu şiarı kabul edip, ikili yönetime son vererek iktidarı omuzlamaları imkansızdı. Çünkü menşevik teorisine göre; iki tip devrim vardır, burjuvazinin yapacağı burjuva devrimi, proletaryanın yapacağı sosyalist devrim; Rusya'nın içinde bulunduğu şartlar, proletarya devrimine uygun olmadığına göre iktidar burjuvaziye ait olmalıdır. (1905) I. Demokratik Devrim'e zorla giren ve durumu omuzlarına yüklenmiş bir ağırlık gibi kabullenen menşevikler, I. Demokratik Devrim'den sonra bu devrimin bozgunla sonuçlanmasını hep işçi sınıfının çok fazla ileriye gitmesine, kendi taleplerini zorla burjuvaziye kabul ettirmeye kalkarak, burjuvaziyi ürkütüp, kaçırdıklarına bağlamışlardı. 1917 Şubat Devrimi'nden sonra tekrar aynı hatayı işlememekte kararlı olan menşevikler elbette bu şiarı benimsemeyeceklerdi. Ve bu düşüncenin doğal sonucu olarak menşevikler, ihtilâlci sosyalistlerle birlikte Mayıs ayında, burjuva yönetimine, Geçici Hükümete katıldılar. Bu aylarda, bolşevik şiar ve taktikleri ise, subjektivizmi hazırlamak için günün şartlarına göre çeşitli biçimler alıyordu. Slogan ve öneriler hep menşevik işçileri, ihtilâlci sosyalistlerin peşinden giden köylüleri hedef alıyordu. Ilımlı sosyalistlerin ihanetlerinin, emekçi yığınlar tarafından anlaşılabilmesi için bıkmadan hergün çeşitli ajitasyonlar ve girişimler yapılmaktaydı. Bolşevikler tarafından bu evrede, iki ana slogan işleniyordu; "Bütün iktidar sovyetlere", "Kahrolsun on bakan" ("Kahrolsun geçici hükümet" değil, "Kahrolsun on kadet" şiarı işleniyordu. Çünkü burjuva hükümette sovyetlerde çoğunluğa sahip olan ılımlı sosyalistler de yer almakta.) Baş1angıçta oldukça azınlıkta olan Bolşevikler, emekçi yığınların özlemini dile getiren bu sloganları sürekli olarak işlemeleriyle ve bu sloganlara uygun taktikler tatbik etmeleriyle giderek gelişmeye ve güçlenmeye başladılar. Emekçi kitleler ılımlı sosyalistlerden umduklarını bulamayınca, yavaş yavaş "Bolşevik" saflara geçmeye başlıyorlar. Ancak, ülkedeki güçler dengesine bakan Lenin'e göre daha VURMA ZAMANI gelmemişti. Parti içinde bu gelişime bakarak derhal harekete geçilmesini öneren "sol bolşeviklere" Lenin bir yandan itidal ve beklemeyi önerirken diğer yandan da "... kafasında şu soruları tartışmaktaydı, ZAMAN GELMİŞ MİDİR? Kitlelerin ruh hali Sovyet üst yapısını aşmış mıdır? Sovyetlerin meşruluğu ile gözlerimiz bağlanarak kitlelerin havasının gerisinde kalmak ve onlardan kopmak tehlikesiyle karşı karşıya mıyız?" [3*] Bu haftalar boyunca Lenin'in kafasında hep, "acaba zaman geldi mi?", "şartlar olgunlaştı mı?" soruları yer alıyordu. Ve Ağustos ayı geldi. Devrimden bu yana beş ay geçmişti. Bütün olumlu ge1işimlere, emekçi yığınların hergün kitleler halinde bolşevik saflara katılmalarına rağmen, Sovyetlerin üst kademelerinde bir değişiklik olmamıştı. Burjuvazi saflarına geçmiş olan menşevik ve ihtilâlci sosyalistler hala Sovyetlerdeki yukarı kademeleri ellerinde tutuyorlardı. Bu şartları değerlendiren ve ihtilâl için subjektif şartların olgunlaştığını düşünen Lenin, "Sovyetlerin meşruluğu ile gözlerimiz bağlanarak kitlelerin havasının gerisinde kalıyor ve onlardan kopuyoruz" diyerek, hareket komutunu veriyordu. "Köylülükle ittifak kuran proletaryanın iktidara geçmesi". Bu şiarı atarken de Lenin, Sovyetleri kesinkes karşıya itmiyordu; "Sovyetler yeni ihtilâlde ortaya çıkabilirler ve çıkmalıdırlar. Fakat bugünkü Sovyetler değil, bunlar burjuvaziyle uzlaşma organlarıdır. İktidarı proletaryanın kendisi ele almalıdır ..." [4*] Ağustos'un 26'sında, başlangıçta Kerensky'nin de desteğini almış olan General Kornilov, Kerensky'yi de hedef alan bir "karşı-devrim" teşebbüsünde bulundu. Kronstadt Bahriyelileri, işçi ve köylülerin aktif karşı koymalarıyla bu karşı-devrim teşebbüsü bastırıldı. Kornilov olayı sırasındaki bolşevik tavrını açıklamakta özellikle yarar görmekteyiz. Çünkü Kornilov'a karşı bolşevik taktiği, kendisini Marksist zanneden küçük-burjuva mezhepçilerinin bir türlü anlayamadıkları "taktik esnekliğin" nefis bir örneğidir. Kornilov'a karşı bolşevikler, kendilerine en sert metodları uygulayan ve Lenin'i "Alman Casusu" diyerek tutuklamaya çalışan Kerensky hükümetiyle bile güçbirliğine gitmişlerdir. "Kronstadt Bahriyelileri, hapiste bulunan Troçki'yi ziyaret ederek Kornilov'la birlikte, Kerensky'nin de 'çaresine bakmak' gerekip gerekmediğini sorduklarında Troçki, düşmanlarını birer birer tepelemenin daha doğru olacağını söylemişti onlara." [5*] Ve Kornilov harekâtı bir dönüm noktası oldu. Burjuvazi olmaksızın iktidarı devralmayacaklarını çok iyi bildiği ılımlı sosyalistlere Lenin, onları artık sabırları kalmayan Sovyetlerdeki emekçi yığınların gözünden iyice düşürmek için, Kornilov'la işbirliği yapmış olan Kadetlerin de yer aldığı burjuvazi iktidarını derhal terkederek, hükümeti tek başlarına kurmaları teklifinde bulunuyordu. Ilımlı sosyalistlerin cevabı, Lenin'in düşündüğü gibi olumsuzdu. "İsteğin menşevikler ve sosyal devrimciler tarafından kabul edilmemesi, sözü geçen partileri, emekçi sınıfların gözünde telafi edilmez şekilde küçük düşürmüştür." [6*] Ilımlı sosyalistlerin ihanetlerini somut olarak görebilen yığınlar bolşevik saflara geçtiler. Ve böylece bolşevikler ilk defa olarak Sovyetlerde çoğunluğa, hem de ezici bir çoğunluğa sahip oluyorlardı. Tekrar, "Bütün İktidar Sovyetlere" şiarı ana şiar oldu. Artık ihtilâl için bütün şartlar hazırdı. (Subjektivizm olmuştu) "Tarih, enternasyonal proletarya ve Rus işçi sınıfı önünde, bütün geleceği, silahlı ayaklanma kozuna bağlayarak tehlikeye atmaya hakkımız yok" diyerek, kurucu mecliste mutlaka çoğunluğa sahip olunacağını dolayısıyla barışçı bir yoldan sosyalizme geçilebileceğini savunan Kamaniev ve Zinoviev'e karşı Lenin'in tarihi cevabı; "Kriz olgunlaşmıştır ... Rus devriminin, dünya proletarya devriminin geleceği söz konusudur. Beklemek bir cinayettir ... Gündemde AYAKLANMA yazılıdır. Her gecikme ö1üm demektir. (Leninski Sbornik 239, 290, 293. CXXI)"[7*] Ve "barışçı yoldan geçişi" savunan Kamaniev ve Zinoviev'in 2 oyuna karşılık on oyla Bolşevik Merkez Komitesi "silahlı ayaklanmayla iktidarın ele geçirilmesi" kararını alıyordu... Böylece 1917 iki devrim arası bolşevik şiar ve taktikleri olaylarla birlikte kısaca özetlemiş olduk. Tabii bolşevik şiar ve taktikleri özetlerken, bu arada Somer tahrifatını da iyice somuta indirgeyerek, sergilemiş oluyoruz. "FRANSIZCA" konuşma imkanı oluşturmak için, "ALMANCA" hitap etmek zorunda olan "Lenin almancasının" Bay Somer tarafından nasıl "KUŞDİLİ" yorumuna tabi tutulduğunu açıklığa kavuşturduk herhalde. (Bilindiği gibi Marksist literatürde, Almanca konuşmak, örgütlenme ve subjektivizmi hazırlama, Fransızca konuşma ise hücuma geçmek ve ayaklanma anlamında kullanılır.) - IV - Marks, Engels, Lenin ve nihayet Mao Tse Tung... Somer tarafından tahrif edilmeye çalışılan Marx, Engels ve Lenin'den sonra Mao Tse Tung da, Emek'in 6. sayısında "Devrim Teorisi ve Yeni Demokrasi" adlı Somer'in tanıtma yazısında aynı tahrifata maruz kalıyordu. Ama kapitalizmin 3. bunalım döneminde yaşayan Mao Tse Tung'u tahrif etmek, tekel öncesi yaşamış olan Marx ve Engels'i tahrif etmekten çok daha zordur. Çünkü Mao, Marx -Engels- Lenin düşüncesini, kapitalizmin 2. ve 3. bunalım devrelerinin genel çelişkileri ile, bu çelişkilerin Çin'de yansıması olan Çin'in özel çelişkilerini tahlil ederek ülkesinin somut pratiğinin zengin deneylerinden faydalanarak, derinleştirmiş ve Marksist Devrim teorisini "Dünya ancak tüfekle değişebilir" sözü ile formüle etmiştir. "İktidar tüfeğin ucundadır veya dünya ancak tüfekle değişebilir" gibi anlatmak istediğinin dışında başka bir tarafa çekilmesi mümkün olmayan "Marksist-Leninist devrim teori"sinin bu basit ifade biçimi bile, Somer'in tahrifatına maruz kalmıştır. Tahrifte gerçekten cambaz olan Bay Somer'in kalemi; son derece açık olduğu için tahrifi gayrı mümkün ve Marksistlere göre evrensel niteliğe sahip olan Mao'nun bu sözünü Çin'in özel durumuna bağlamaktadır. "Çin'in özel şartları, çok özelmiş de, Mao ondan böyle söylüyormuş". Fakat Mao, yalnız Çin'e ilişkindir demiyor ve dünyayı özellikle, üstüne basa basa belirtiyor. Olsun, Bay Somer için zor mu yani "dünya"nın başına ufacık bir "Çin" kelimesi ilave etmek. Ve böylece Bay Somer'in teoriye katkısıyla (!) Mao'nun "dünya ancak tüfekle değiştirilebilir" sözü, "Çin'de dünya ancak tüfekle değiştirilebilir" durumuna dönüşüyor. "Mao'ya göre, Çin bağımsız demokratik. bir devlet değil, feodal baskı altında yaşayan yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülkeydi. Dış ilişkilerinde milli bağımsızlıktan yoksundu, emperyalist boyunduruğu altında bulunuyordu, bu yüzden Çin'de ne yararlanılması mümkün bir parlamento, ne de işçilere legal mücadele imkanını veren bir kanun vardı. Çin'deki devrimci mücadelenin esas biçimini ve esas örgütlenme ilkesini Çin'in bu özellikleri belirliyordu (...) nedenle Mao'nun sadece bu özellikler için bir anlam taşıyan "iktidar tüfeğin ucundadır" ya da "dünya ancak tüfekle değiştirilebilir" gibi sözlerinde evrensel geçerliliğe sahip bir taktik ya da stratejinin unsurlarını görmek büyük bir hata olur. Bu anlamda "Çin'de dünyanın ancak tüfekle değiştirilmesinin mümkün olduğu söylenebilirdi'." (Kenan Somer, "Devrim Teorisi ve Yeni Demokrasi", Emek, Sayı: 6) Mao Tse Tung'un Marksizme katkısına geçmeden şunu öncelikle belirtelim. Somer'e göre Çin'de legal mücadele imkanını veren bir parlamento ve de kanun olmadığı için, Mao böyle bir yola, başka bir alternatif olmadığı için başvurmuştur. Bu nedenle "iktidar tüfeğin ucundadır" sözü evrensel bir nitelik taşımamaktadır. Bu sözlerin bir değişik yorumu şu olmaktadır; "eğer Çin'de legal mücadele imkanı mevcut olsaydı, örneğin parlamento ve kanunlar olsaydı iktidar barışçı bir yolun sonunda" olabilirdi. Geçen yazımızda ve bu yazımızın iki ve üçüncü bölümlerinde böyle bir yorumun Marksist bilime aykırı olduğunu ortaya koyduğumuz için, burada tekrar bu açıklığa kavuşmuş sorun üzerinde durmak gereksiz olur. Fakat bir başka biçimde bu söz üzerinde biraz durmak gerekiyor. Biraz dikkat edersek, Somer'in bu sözünün, Güney Amerika'daki devrimci mücadelelerin gizli bir inkarını içerdiğini görüyoruz. Öyle ya, yüzelli yıldır görünüşte de olsa bağımsızdır, Güney Amerika ülkeleri. Onbeş milyona yakını sendikalarda örgütlenmiş yüz milyon küsür işçi vardır. Bu ülkelerde ve bu ülkelerin bir kısmında devrimcilere legal mücadele etme imkanını veren kanunlar ve parlamentolar vardır. (Var olan demokrasi, elbette Filipin tipidir. Ancak Emek'ci yazarın "Çin'de de olsaydı" dediği demokrasiden kastettiğinin bu tip bir demokrasi olduğu sonucuna varıyoruz. Çünkü sanayi devriminden geçmemiş, emperyalizmin kontrol alanı içinde yer alan bir ülkede ancak "Filipin tipi bir demokrasi" mevcut olabilir). Hadi Çin neyse, Çin'e "silahlı emperyalizm" girmişti. Bu nedenle Çinliler mecburen silahlara sarıldılar. Fakat legal mücadele etme imkanını veren parlamento ve kanunlara sahip Güney Amerikalı Devrimciler neden silahlı mücadele yolunu tercih ediyorlar? Örneğin, devrimcilere legal mücadele imkanını tanıyan parlamento ve kanunlara sahip ve de Marksist bir partinin eylem yaptığı Venezüella'da Douglas Bravo'nun zoru ne? Niye Falkon'da silahlı mücadeleyi sürdürüyor? Pekala parlamenter yoldan sosyalizm mücadelesi yapabilirdi. Ve de birgün oyların %51'ini alıp iktidarı ele geçirebilir, sonra da anti-emperyalist mücadeleyi sürdürebilirdi, değil mi Bay Somer? Aptalca mı ölüyor dersiniz Falkon'da emperyalizmin uşaklarının kurşunlarına hedef olan işçi, köylü, öğrenci gerillalar?.. Neyse... Mao'nun "iktidar tüfeğin ucundadır" veya "dünya ancak tüfekle değiştirilebilir" sözleri ve bunun doğal sonucu olan "Halk Savaşları" yalnız Çin için mi geçerlidir? Lin Piao'nun cevabı açık ve kesindir, "Mao Tse-Tung arkadaşın halk savaşı teorisi, sadece Çin devriminin değil, aynı zamanda çağımızın da niteliğini taşımaktadır". Mao Tse-Tung, can çekişen, bu nedenle savaş sanayiine dört elle sarılan tekel kapitalizminin çelişmelerinin ve bu genel çelişmelerin Çin'e yansıması olan Çin'in özel çelişmelerinin diyalektik tahlilini yaparak, Leninizmin evrensel tezini, bu sözlerle dile getirmiş oluyordu, Lin Piao'ya göre. Mao'ya göre, Lenin'den bu yana kapitalizmin özünde bir değişim olmamıştır. Ve bugün, nicelik değişimlerine uğramış olan kapitalizm, III. Buhran döneminde can çekişmektedir. Kapitalizm değişen şartlar karşısında (Lenin'den bu yana) bekasının devamı için tek çıkar yol olan militarizmi, "savaş ekonomisi"ni görmektedir. Emperyalistler arası çelişkiler yumuşamış ve uzlaşabilir hale gelmiştir bugün. Ve Amerikan emperyalizmi, kurtuluş mücadelesi veren ülkelere ve sosyalist bloğa karşı, dünya kapitalist bloğunun jandarması rolünü üstlenmiştir. Bu nedenle, "dünya tüfekle değişebilir", "militarizmine sımsıkı yapışmış olan kapitalizm ancak şiddetle alaşağı edilebilir" Mao'ya göre. Emperyalizm, Mao'nun özellikle belirttiği gibi, yalnızca kaba yoldan silahla bir ülkeye girmez. Bugün emperyalizm çok daha akıllı yöntemler kullanmaktadır; özellikle işbirlikçileri ile ülkeyi gerici bir parlamentarizmle yönetmekte, böylece ezilen halk kitlelerinden kendisini gizleyerek sömürü mekanizmasını rahatlıkla sürdürebilmektedir. Devrimciler için emperyalizmin bir ülkeyi, Çin'deki gibi açıkça işgal etmesi, gizli bir işgalden çok daha avantajlıdır. İşte, Somer'in tahrifatına dayanak aramak için ileri sürdüğü Stalin'in sözlerini bu açıdan yorumlamak gerekir. Stalin; "Çin'de silahlı devrim, silahlı karşı-devrimle savaşıyor, Çin devriminin özelliklerinden ve avantajlarından birisi de işte budur" demektedir. Çin devriminin avantajı buradadır, çünkü, düşman halk tarafından somut olarak görülmekte ve anlaşılmaktadır. Bu nedenle halkın bilinçlenmesi ve devrimci saflara katılması o denli hızlı olmaktadır. Oysa bugün, Çin, Vietnam devrimlerinden gereken dersi almış olan emperyalizm yaşaması için ezilen halk kitlelerinden kendisini gizlemesi gerektiğini biliyor ve yüzde yüz çıkarları tehlikeye düşmeden, artık açıkça hiçbir ülkeye müdahalede bulunmuyor. Çağdaş Marksistlere göre, Marksist-Leninist ihtilâl teorisi, son derece açık bir biçimde, Mao'nun "iktidar tüfeğin ucundadır" veya "dünya ancak tüfekle değişebilir" sözünde ifade bulmaktadır. Mao'ya göre bu söz, yalnız emperyalizmin boyunduruğu altındaki ülkeler için değil, bütün burjuva diktatoryasının var olduğu ülkeler için de geçerlidir ve genel bir kuraldır. "Bazı kapitalist ülkelerde, burjuvazinin temel çıkarlarını tehlikeye sokmamak şartıyla komünist partilerinin kurulmalarına kanunla izin verilmiştir. Bu sınırı aştı mı hukuken var olamazlar." (Mao Tse Tung, Teori ve Pratik, sayfa: 80, Sol Yayınlar) - V - Yazımızın başından beri belirttiğimiz gibi "savaşçı veya barışçı yol" Marksizmin meselesi değildir. "Savaş veya barış ikilemi, Marksistlerin değil, revizyonistlerin meselesidir". Marksizmin ustalarına göre, ister parlamenter eylem içinde olsun, ister olmasın, Marksist bir partinin kudreti ancak belli bir noktaya kadar çıkar, ondan sonra partinin gücü donmuştur. Hatta partinin pasifliği nedeni ile yığınlar partiden uzaklaşabilir. Bu nedenle parlamenter eylem içinde bulunan bir Marksist parti, hiç bir zaman oyların çoğunluğunu alamaz dersek, herhalde kehanette bulunmuş olmayız. Marksistler bu gerçeği bildikleri için öyle "barışçı geçiş", "oyların %51"i vb. ile kafa yormazlar. Marksistler için tek şey önemlidir; konjonktürün, yani belirli bir toplumda, tarihin belirli bir anında, sınıflar ve güçler ilişkisinin kendileri için elverişli olup olmamasıdır. Marksist literatürde son derece önemli olan bu kavram üzerinde, soruna -tartışmamıza- nihai düğümü atacağı için biraz durmak gerekiyor. Bay Somer'in, Emek dergisinin beşinci sayısındaki "Marksist İlkeleri Nerede Bulacağız" çevirisinde, yazının sahibi ünlü Marksist düşünür Louis Althusser tarafından Lenin'in bu kavramının, Marksistler için ne kadar önemli olduğu belirtilmektedir. Althusser; "Ve eğer Marx ve Engels'ten sonra meydana gelmiş en büyük teorik olayların izi bulunmak istenirse, bunları Lenin'in teorik metinlerinden çok siyasi metinlerinde aramak gerekir. Lenin'in en derin ve en verimli teorik bulguları, herşeyden önce, siyasi metinlerde yani onun siyasi pratiğinin 'özetini' teşkil eden şey içinde saklıdır. Sadece bir tek örnek vermiş olmak için, şunu söyleyelim; Lenin'in siyasi metinleri (durumun ve durumdaki değişmelerin tahlilleri, alınan kararlar ve bunların sonuçlarının tahlilleri vb.) göz kamaştırıcı bir ısrarla, bize son derece önemli teorik bir kavram verir, 'aktüel uğrak' ya da 'konjonktür' kavramı. Lenin'in Marksist bir partinin eylemi içinde bu partinin mücadelesini yönelmek için üretmiş bulunduğu bu kavram (ya da ilke), sadece tarihi materyalizm için değil (...) diyalektik materyalizm için de temel bir Marksist ilkedir... Bu ilkenin Lenin'in siyasi yapıtlarından çıkartılması düşünülmeksizin pratik durumda kaldığı da maalesef bir başka gerçektir. Teorik bir hazine şuracıkta, el altında, Lenin'in siyasi yapıtlarında gizliydi ama kimse 'keşfedemedi' bu hazineyi ve kısır kaldı" demektedir. Althusser, görüldüğü gibi bu kavranın Marksizm-Leninizm için bir hazine olduğunu söylemektedir. Tabii, siz Bay Somer, bu çevirinizden bir şey anlamadınız. Eğer anlasaydınız yaptığınız tahrifatın anlaşılacağını düşünerek, Lenin'in taktik ve şiarlarını Lenin'i Dühring'in düzeyine indirgeyen bir biçimde yorumlamaktan kaçınırdınız. Bu "konjonktür" kavramının ne anlama geldiğini merak edip araştırsaydınız "barışçı ve savaşçı yol" ikileminin Marksizme ait olmadığını görürdünüz. Kısaca özetlersek, "politik konjonktür" veya "aktüel uğrak" kavramı "belli bir toplumda, tarihin belli bir anında o toplumdaki sınıflar ve güçler arasındaki kuvvet dengesinin objektif durumu" anlamına gelir. Bir örnekle bu kavramı iyice somutlaştıralım. Örneğin, Fransa'nın bugünkü iktisadi gelişme düzeyi (objektif şartları) bir proletarya devrimi için olanaklıdır. Ancak Lenin'in "ihtilâlci bunalım" diye belirttiği bir kriz olmadan, bu ülkede proletarya devriminin olabilmesi olanaksızdır. (Subjektif şartların hazır olması gerekir). Ve 1968 Mayıs'ına kadar, Fransa'da proletarya devrimi için uygun bir ortam yoktu. Fakat 1968 Mayıs'ında, spontane olarak başlayan ve anarşist John Bendit'in geliştirdiği öğrenci hareketleri bir anda on milyon işçiyi sokağa döktü; işçiler fabrikaları işgal ettiler, kızıl bayraklar astılar v.b. İşte "Aktüel uğrak" Lenin'in ünlü kavramı. Bilindiği gibi, ani bir kıvılcım, sübjektif şartları oluşturdu ve Fransa'yı devrimin eşiğine getirip bıraktı. Fakat Fransız Marksist partisi, böyle bir uğrağın bir daha hiç gelmemezcesine -kısa zaman dilimi içinde- gidişine seyirci kaldı; pasif kaldı. Partinin pasifliğinin bir sonucu olarak, ayaklanan, fabrikaları işgal eden işçi kitlelerinin umutları hayal kırıklığına dönüşürken, De Gaulle iktidarı da içinde bulunduğu panikten kurtularak, yığınların bu hayal kırıklığından yararlanarak duruma hakim oldu. İşte bu pasif tavır, Marksist ustalara göre, gerçekte, eylem için yeteneksizliğin ve de korkaklığın maskesidir. Yine Marksist ustalara göre, devrimcilerle oportünistleri ayıran temel kriter, nihai olarak "devrim yapmaya", "harekete geçmeye" cesaret edip etmemede düğümlenmektedir. Lin Piao bunu açıkça belirtmektedir. "Son çözümlemede mesele devrim yapmaya cesaret edip etmeme meselesidir. Bu gerçek devrimcileri ve Marksist-Leninistleri, sahtelerinden ayırt eden en şaşmaz mihenk taşıdır." - VI - Bu yazımız 5 bölümden ibaretti. Fakat bu arada Emek dergisinin 7. sayısı çıktı. Bu sayıdaki "Devrim Nasıl Tanımlanmalı" yazısında Bay Somer, gerçek niteliğini, kemkümlerinin ötesinde, tartışma götürmez bir biçimde ortaya koymaktadır. Baştan beri eleştirdiğimiz Somer revizyonizmine, Somer'in bu yazıdaki sözleri, en mükemmel ve tartışma kabul etmez kanıtlardır. Somer, baştan beri gizli gizli sergilemeye çalıştığı revizyonizmini, bu yazıda gizlemeye lüzum bile görmeden açıkça ilan etmektedir. Bunu okuyucuya yansıtabilmek için yazımıza yeni bir bölüm (VI) ilave etmek gereğini duyduk. Bay Somer; "Sosyalist devrimin barışçı yoldan gerçekleştirilmesi düşüncesi ise siyasi devrimin sosyalizmin zorunlu bir şartı olduğu, ama bu devrimin ihtilâlci olmayan, barışçı 'demokratik' yoldan başarı sağlamasının mümkün bulunduğu görüşüne dayanır" demektedir, Emek dergisinin 7. sayısında (düz yazılar bize aittir). Bay Somer'in sözlerine dikkat! "... Ama bu devrimin, ihtilâlci olmayan, barışçı 'demokratik yol'dan" Soruna dışardan bakan bir kişinin bile açıkça görebileceği gibi, bu ifadede, sosyalist ihtilâlle, demokratiklik kavramı zıtlaştırılmış ve karşı karşıya getirilmiştir. Böyle bir ifadenin ise anlamı açıktır: a) Sosyalist ihtilâl, anti-demokratik bir yol olarak kabul edilmektedir. Ve ihtilâl alelade bir hükümet darbesi ile özdeşleştirilmektedir. Demokratik yol olarak da sosyalistlere parlamento ve oyların % 51'i gösterilmektedir. b) Lenin, Stalin, Mao Tse Tung, Ho Chi Minh, Giap, Lin Piao, Fidel Castro, Che Guevera vb. gibi bütün proletarya ihtilâlcileri anti-demokratik yoldan işbaşına gelmiş "darbeciler" gibi kabul edilmektedir. (ifadeye göre) Meseleye noktayı koyabilmek için, objektif bir tavırla, burada iki karşıt düşüncenin (Marksist-Leninist düşünce ile revizyonist düşüncenin) sosyalist ihtilâle ilişkin görüşlerini belirtmemiz gerekir. Marksist görüş, sosyalist ihtilâli gerçek anlamda demokratik [8*] bir yol olarak kabul eder. Marksist-Leninist ihtilâl teorisinin teorisyeni Lenin, sosyalizme siyasi demokrasinin dışında başka bir yoldan varmanın imkansız olduğunu ve siyasi demokrasi dışında başka bir yoldan sosyalizme varılabileceğini zannedenlerin anarşistler olduğunu belirterek, emekçi halkın desteği olmadan bir devrimin düşünülemeyeceğini açıkça söylemektedir. "Ancak, halka inanan, halkın yaratıcı dehasının canlı pınarına dalan galip gelebilir" diyen Lenin'e göre sosyalist ihtilâl yolu, demokratik bir yoldur. Ve Lenin, sosyalist ihtilâl yolunu, en demokratik ilişkiler içinde, yığınların bağımsız iradelerinin tezahürü olarak tanımlar. Revizyonist görüş ise, sosyalist ihtilâl yolunu anti-demokratik bir yol olarak görür. Revizyonist düşüncede, Marksist görüşe göre temelde burjuva zorlayışının bir ifade biçiminden başka bir şey olmayan hukuki biçimler ve parlamento esastır. Revizyonistler demokratik yol olarak niteledikleri bu yoldan yeni burjuva hukuki biçimleriyle, parlamentoculukla sosyalizme dönüşünü savunurlar. Barışçı yol = parlamenter yol = demokratik yol; barışçı olmayan yol = ihtilâlci yol = anti-demokratik yol (ölçü burjuva parlamentarizmi) diyen Bay Somer'in ise hangi tarafın mensubu olduğu açıktır. Ancak biz Bay Somer'in revizyonizmini eleştirirken, onun revizyonist oluşunu değil de Lenin'in, Mao'nun eserlerini tahrif ederek, revizyonizmini bu eserlerle sergilemeye çalışmasını eleştiriyoruz. Revizyonistler hep bu tahrif yöntemini kullanırlar. Bu yöntemi ilginç bir biçimde kullanırlar. Bir yandan Marksizmin ana metinlerini tahrif ederek, diğer yandan da, revizyonizmi açıkça tescil edilmiş ünlü revizyonistleri, "revizyonist" diye suçlayarak, aynı revizyonist düşünceyi savunurlar. Somer de bu klasik yöntemi kullanmaktadır. Sosyalist devrimi (ihtilâli) anti-demokratik yol olarak ilan eden sözlerini, Bernstein revizyonizmine şiddetle çatıp, sonra Kautsky'e dönüp, onun da şikeden Bernstein'ı en sert biçimde eleştirdiğini, fakat nihai olarak aynı sözleri söylediğini, "kapitalizmin sosyalizme barışçı entegrasyonunun oportünizm" olduğunu belirterek "aslında devrimci sosyalistlerle oportünistler arasındaki temel farklılık siyasi devrim karşısındaki tutumlarıdır" cümlesiyle bu bölümünü bitirdiği yazısında söylemektedir, Bay Somer. Böylece Kautsky'i açıklarken kendi taktiğini de açıklamış oluyor, Bay Somer. Bilindiği gibi Kautsky, anarşizme ve revizyonizme karşı çok sert eleştiriler yöneltmiştir. Fakat nihai olarak revizyonizmin akıllı bir savunmasından başka bir şey yapmamış ve gayet ustalıkla "devrimci Marksist teori"yi revizyonizmle küllemeye çalışmıştır. Kautsky'nin yöntemi açıktır; Marksizmin binasını temele kadar son derece tutarlı bir biçimde açıklayan "Kautsky anlatımı", temelin analizine gelince birden değişir ve devrimci Marksist dil, yerini revizyonizmin kuş diline bırakır. Ve bina revizyonist temelin üzerinde yükselir Kautsky yönteminde. (tabii bütün bu sözler Kautsky'nin oportünist dönemine ilişkindir). Ve Kautsky'den yarım asır sonra bir Kautsky çömezi sahnede; "Bernstein ve Kautsky Marksizme ihanet etmişlerdir", "sosyalizmin kapitalizmle barışçı entegrasyonu oportünizmdir", "aslında devrimci sosyalistlerle oportünistler arasındaki temel farklılık, siyasi devrim karşısındaki tutumlarıdır" doğru önermeleri binayı devrimci bir dille tasvir eder. Somer "sosyalist ihtilâli anti-demokratik bir yol" ilan ederek, bu binayı revizyonizmin temeli üzerine oturtmaktadır. Nihayet Emek Dergisi baklayı ağzından çıkardı. Öyle ya, Marksizmin ana eserlerini tahrif ederek, Marksizm için hiç bir şeyi ifade etmeyen "savaşçı-barışçı yol" ikilemine ilişkin iki aydır yapılan neşriyat neydi? Meğer Emek fraksiyonunun bir maruzatı varmış. MAHİR ÇAYAN 19 Ağustos 1969 Dipnotlar [*] Bu yazı, ilk kez 19 Ağustos 1969 tarihinde Türk Solu dergisinin 92. sayısında yayınlanmıştır. [1*] "Devlet ve İhtilâl", sf. 158, Lenin, Bilim ve Sosyalizm Yayınları. [2*] "Ekim Dersleri", sf. 56, Troçki, Ser Yayınları, (büyük harfterı biz yazdık.) [3*] 'Ekim Dersleri", sf. 40, Troçki, Ser Yayınlan, (büyük harfleri biz yazdık.) [4*] "Lenin, Hayatı ve Eserleri", Henri Lefebvre, Anadolu Yayınları [6*] Stalin, "Silahı Sosyalist" İsaac Deutscher, sf. 233. [7*] "Lenin, Hayatı ve Eserleri" Henri Lefebvre, sf. 124, Anadolu Yayınları. [8*] Sınıflı toplumun bir kavramı olan "demokrasi"yi burada, "emekçilerin iradelerinin serbest tezahürü" olarak kullanıyoruz.

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen